Söyleşi: Behlül Dündar’la Jaguar Kitap ve çeviri edebiyat üzerine

Dilimizin dünya edebiyatıyla tanışmasında en büyük pay çevirmenle birlikte yayıncının. Türkçede ilk kez bir Gogol yapıtını basan, soyismi ile müsemma İbrahim Hilmi Çığıraçan’ı anmayı çok severim bu bahiste. İşte biraz da bu yüzden Rusça çevirmenleriyle başladığım sohbetlere bu kez bir yayıncıyla devam etmek istiyorum. Jaguar Kitap‘ın kurucusu Behlül Dündar ile birlikteyiz.

Behlül Bey, öncelikle teşekkürler söyleşi teklifine evet dediğiniz için. Yayıneviyle başlayalım isterseniz. Jaguar Kitap nasıl doğdu?

Ben teşekkür ederim. Tamamen bilmediğim bir şeydi yayıncılık. Kitap yayını işine girmek isteyen birilerine dışarıdan yardım edecektim (kitap seçme, yabancı ajanslarla yazışma yapma vb.) ama bir takım aksilikler yüzünden vazgeçtiklerinde her şey başıma kaldı. Ben de ya devam edecektim, ya da bırakacaktım. Dostum ve Jaguar’ın baş editörü (ki belki de benden fazla emeği geçiyor Jaguar’a) Ferhat Özkan’ın desteğiyle devam kararı aldık ve bugüne geldik. Messi’yi futbolu bırakmış, Arkeoloji okuyup Efes’te kazılara katılmış olarak ne kadar hayal edebiliyorsanız benim de yayıncılığa girmişliğimi o kadar hayal edebilirdiniz oysa. Yani benim için hayal edilmiş, planlanmış ve istenmiş bir şey değildi yayıncılık. Nasip işte…

Söz mutfaktan açılır gibi oldu, hemen kapakları sorayım. Gördüğüm kadarıyla okurlar çok seviyor sizin kapakları. Nasıl seçiyorsunuz, kimler var arkasında?

Genelde minimal kapak anlayışını seviyoruz ama bu değişebiliyor. Kitaba göre hangi tasarımcıyla çalışacağımızı kararlaştırıyoruz önce. Daha sonra ona kitapla birlikte ne istemediğimize dair notlarımızı iletiyoruz. Tasarımcımızın kitabı okumuş olması da çok önemli… Ferhat’la gönderilen örnekler üzerinde uzun uzun konuşup ya o taslakları dönüştürüyor ya da o fikirlerin çıkmaz sokak olduğunu görünce tasarımcıdan tamamen yeni bir fikre yönelmesini rica ediyoruz. İlk denemede “budur!” dediğimiz kapak da oldu, kırk küsur deneme yaptığımız kapak da… Ama sonuçta tüm başarı tasarımcılarımızın. Beğeniliyorsa ne mutlu bize!

Telif ajansları ve yayıncılar bazen yeni kitaplar için çevirmenlerden de fikir alıyor. Yanılma payı bırakarak söylüyorum, şahsi gözlemim, çevirmenlerin önerileriyle yayıncıların tercihlerinin genelde örtüşmediği yönünde. Yayın programını nasıl belirlediğinizi sormak istiyorum. Yayıncının seçimine etki eden unsurlar neler?

Yayınevine göre değişiyordur tabii ama yine de genel bir çerçeve çizilebilir. Birçok yayıncı bir kitap için karar verirken, doğal olarak, aklından hızla bazı sorulara yanıt arıyor: Telifi boşta mıdır, çevirmen bulabilir miyiz, çeviri ne kadar sürede biter, tüm maliyet (yazar-çevirmen telifleri, ajans hizmeti, baskı, tasarım, editoryal giderler vb) ne olacak ve can alıcı bölüm: Satar mı? Her yayıncı doğal olarak yayımladığı kitabın satmasını ister. Sanırım ilk unsur bu.

İkinci olarak yayınevi çizgisi, hitap edilen kitle de çok önemli. Birçok köklü yayınevi, -tamamen zıt fikirlerde olabiliyor bunlar- bugüne kadar gelebilmesini ciddi bir oranda buna borçlu. O yüzden kitap seçimlerinde bunu dikkate almak durumundalar. Şöyle düşünelim: Sağ çizgideki bir yayınevinden bir teklif geldi ve çeviri yaptınız. Daha sonra da “Benim üzerinde çalıştığım bir kitap var: Lenin’in yeni bulunmuş el yazmaları, basar mısınız?” dediniz. Ya da tam tersi, sol çizgideki bir yayınevine Cengiz Dağcı’nın, diyelim, Rusça yazdığı tek romanı önerdiniz, büyük ihtimalle red olunacaktır.

Son on-on beş yılda internetin tamamen her şeyi değiştirmesiyle yayıncılar-editörler bir tıkla nerede ne kitap çıkıyor, ne satıyor, hangileri best-seller, hangi ödülleri almış, diziye çekiliyor mu görüyorlar. Fuarlara katılıp birçok kitabı daha özgün dilde bile çıkmadan inceliyorlar ve alıyorlar. Kitapların kendi ülkelerindeki başarıları da büyük etken.

Jaguar’a gelince; okuyoruz, kitabı seversek ve şartlarımız da el veriyorsa programa alıyoruz. Hele ki çok istiyorsak elimizden geleni yapıyoruz. İyi olduğuna inandığımız kitapları bulup yayınlamak en önemli ölçümüz.

Bu konuyu açmışken, izin verirseniz, birilerini anmak isterim: Başta dediğim gibi şimdi bir tıkla neler olup bitiyor nerede ne çıkmış görüp alabiliyoruz. Asıl iyi seçimi yapanlar bugünün imkanlarından yoksun olarak daha Londra baskısını 1959 yapan Lolita’yı 1962’de, 1969’da Amerika’da çıkan Mezbaha No:5’i bir-iki yıl geçmeden burada yayınlayanlar. 1940’larda, 1950’lerde çıkan kitapları görünce -o kadar çok ve ilginç olanları var ki- yayıncı olarak ilk sorduğunuz “Bunu kim, nasıl keşfetti de yayımladı?” oluyor. Belki yayınevinin sahibi keşfetti, belki bir çevirmen ya da oralardan alıp okuyan ve memlekete getiren bir Türk okur önerdi, bilemiyoruz.

Size “1940-1950’lerde bunu kim, nasıl keşfetti?” dedirten kitaplar hangileri, merak ettim doğrusu.

Çok var. L.Sterne’ün başyapıtı Tristram Shandy’si 90’larda Orhan Pamuk’un önsözü ile yayımlandı ve yazar tanıtıldı. Ama bir diğer kitabı A Sentimental Journey’nin ta 1945’te Hissi Seyahat adıyla yayımlandığını görünce insan bir tuhaf oluyor. K.Ann Porter mesela; Gass, Barth gibi devler onu Amerikan edebiyatının en seçkinleri arasına koyar ama bugün hemen hemen ülkemizde kimse bilmez. İlk kez ben yayımlayayım dersiniz ama 1950’lerde basılmış olduğunu görürsünüz. Lajos Zihaly’nin İki Esir’ini ve diğerlerini kim keşfetmiş Macarcadan da 1930’larda falan basmışlar… Rauchat’nın Bir Kır Sefası, şaka gibi. Başka tuhaf bir örnek: Stendhal’in Kızıl ile Kara’sının 8. bölümünde bir epigraf vardır: “Ağzı kuruyan dev: suyun beni kandırmıyor,” dedi. “Ama bu kuyu Diyarbakır’ın en serin kuyusudur.” Şimdi bu Pellico adlı bir İtalyan yazardan. Kimmiş bu adam diye soruştururken bir de bakıyoruz 40’larda Hapishane Yıllarım diye bir eseri yayımlanmış burada. Saymakla bitmez…

Malum, şarap dumanları‘nın ana teması Rus edebiyatı, o nedenle sormadan edemeyeceğim. Bugüne dek yayımladığınız kitaplara bakınca aralarında Rusçadan çevrilmiş bir eser olmadığı görülüyor. Ama bu sanırım hep böyle kalmayacak. Neler söylemek istersiniz ilerisi için? Bağlantılı bir soru da şu: Klasikleri hariç tutarsak, Türkçe okurun Rus edebiyatına ilgisini nasıl görüyorsunuz? Okur nezdinde diğer dil ve edebiyatlara kıyasla “geriden gelme” gibi bir durum söz konusu mu?

Tersten başlayayım. Sanırım Eco diyordu: bazı şeyler mükemmel doğmuştur ve daha iyisi yapılamaz; çatal mesela. Bunu edebiyat için değiştiriyorum: Klasik Rus edebiyatı da öyledir ve bence en iyi örnektir. O kadar iyi kitaplar yazılmış ki -altın çağ dedikleri dönemde- kendilerinden sonra gelenleri ister istemez bağlıyor. Bu klasikler sayıca belki yüz tane bile değil ama tüketilmesi neredeyse imkansız oldukları için okurlar dönüp dolaşıp onlara gidiyor. Yirmili yaşlarımda okudum ama şimdi yine okuyorum sözünü az duymadım ben bu kitaplar için. En çok ‘yeniden okunan’ klasiklerin Rus klasikleri olduğuna inanıyorum. Gözlemlerim o yönde en azından. Önümüzde böyle bir gerçek var. Bu sadece bizde değil dünyada öyle galiba. İngiliz edebiyatı seviyor musunuz? sorusuna “Evet, Shakespeare” yerine “John Fowles” derseniz kimse tuhaf bakmaz ama Rus edebiyatı seviyor musunuz sorusuna “Evet, Bitov (ya da Pelevin vb.)” derseniz yüzünüze tuhaf tuhaf bakarlar (tokat bile atsalar haksız sayılmazlar bence:/). Ülkemizdeki Yeni Rus edebiyatından çeviri meselesini bundan ayrı değerlendiremiyoruz.

Okur nezdinde “geriden gelme” var mı? Okur olarak pek öyle bir şey hissettiğimizi söyleyemem. Konu Rus edebiyatı olunca pek bir önemi yok galiba. Yeni Amerikan edebiyatı, Yeni Japon edebiyatı diye okurlar sorar ama iş Ruslara gelince o kadar da önemli değildir -yine o klasiklerin gücü ve etkisi-. Pelevin, Makanin, Ikonnikov, Buida, Akunin ve bir yıl önce Prilepin -ki bayağı popüler Rusya’da- çıktı. Ulistkaya’nın mesela üç kitabı yayımlanmıştı. Gelgelelim yeni baskıları da yok, bunu neden yayımlamıyorsunuz diyen de pek yok (bir tek Pelevin tekrar yayımlandı yeni bir yayınevi tarafından). O yüzden “geriden gelme” durumu biraz karmaşık. Olsa olsa klasikler çok ileriden gidiyor diyebiliriz.

Yine de insanın içindeki yeni yazar/kitap keşfetme şehveti baskın çıkıyor. Jaguar olarak ilk önce Mikhail Şişkin ile Sergey Dovlatov’un birer kitabını yayımlayacağız. (Birkaç tane daha var ama şimdilik açıklamayayım izin verirseniz). Yayınevine kitap seçerken listedeki ilk kitaplar arasında Sokolov ve Bitov da vardı ama hakları bizden önce alınmıştı. Böyle büyük bir gelenekten gelen ülkenin her zaman iyi ve büyük yazarlar çıkaracağına, hala çıkarmakta olduğuna inanıyorum. Okur ilgi gösterir mi, göstermez mi zamanla göreceğiz.

Sormak istediğim bir konu da biyografiler. Yine Rus edebiyatı örneğinde konuşursak, yanılmıyorsam klasikler hariç sadece Mayakovski’nin biyografisi var Türkçede. İletişim’in Yiğit Yavuz çevirisiyle geçen yıl bastığı Nabokov kitabı geliyor bir de aklıma. Ama mesela, son dönemde okurun epey ilgi gösterdiğini düşündüğüm Platonov’un, Bulgakov’un yok. Bazı tekil durumlar hariç tüm bu yazarların oyunları, mektuplaşmaları, onlar hakkında yazılmış incelemeler vesaire de dilimize çevrilmemiş. Diğer ülke edebiyatlarıyla ilişkimizde durum nedir bilmiyorum açıkçası ama farklı olduğunu pek sanmıyorum. Roman türü dışında bizde çeviri edebiyat biraz aksamıyor mu? Tek başına “satmıyor” ile açıklanabilir mi bu durum, yoksa zaten böyle bir ihtiyaç yok mu?

Yirmili yaşlarımda, hep roman, öykü, şiir ve nadir de olsa kurgu dışı kitaplar okuduğum dönemde turistik bir şehirde yabancı kitaplar satan ellili yaşlarında bir ağabey vardı. O çok biyografi okurdu. Benim hiç ilgimi çekmezdi. “İleride romandan sıkılınca başlarsın,” demişti ve dediği oldu. Bir okurun başka türlere kayması için okuma alışkanlığının tüm ömrüne yayılmış olması gerekiyor galiba. Biyografiler insana uzun bir kurgu eserler okuma sürecinden sonra daha ilginç ve keyifli gelen eserlerdir. Neden böyle bilmiyorum. Biyografi okuma olgun okurluğun göstergesidir, der Saul Bellow’un bir karakteri. Bizde birçok insan belli bir dönemlerinde az-çok kitap okumuştur ama sonra hayat gailesine, işe güce dalıp gidince okumak çıkmıştır hayatlarından, bu da biyografi okumaya başlatacak doymuşluğa gelmeden okuma dönemleri bitmiş oluyor demek maalesef. Bu bizi şu gerçeğe de götürüyor: Biyografiler, otobiyografiler, okuma alışkanlığının daha köklü ve kesintisiz olduğu toplumlarda bolca görülür; ABD, İngiltere ve Almanya bu konuda çok iyi. Ayrıca birey olmakla da ilginç bir ilişkisi var bu durumun. İranlı bir yayıncı da bana biyografi türünün İran’da çok zayıf olduğunu söylemişti ama romanın orada da sürüsüne bereketmiş… Dikkatinizi çekmiştir, hemen her kitap ödülünün türleri arasında biyografi de vardır. Bizde ise roman, öykü ve şiir ödülü var o kadar…

cehovanilar

Çağdaşlarının Anılarıyla Anton Çehov (Çev. Mehmet Özgül).

Sorduğunuz soru sadece Rus yazarları değil diğer yazarlar ve eserleri için de geçerli; Türk yazarlar dahil. Şimdi şöyle bir bakınca yine de Rus yazarlar daha şanslı Türkiye’de diye düşünüyorum. Ama dediğiniz gibi gene klasikler. İyi-kötü Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Çehov (çetvörka!) biyografileri, incelemeleri, günlükleri bu yazarların mektuplaşmaları var ama diğer ülkelerin birçok büyük yazarı bu kadar şanslı değil. Sıra dışı örnekler var tabii, mesela Kafka. Babasına mektupları, Milena’ya mektupları falan onlarca başyapıttan daha fazla sattı ve satıyor. Bu da birçok yayıncının dikkatini oraya çevirmesine yol açtı. Halbuki Kafka’nın o yazılarında hayran hayran bahsettiği Flaubert’in biyografisi ya da mektupları basılmıyor çünkü satmayacağı düşünülüyor. Oysa bir Platonov biyografisi okumak kim bilir ne müthiş bir şey olurdu. Ayrıca kitap okuma alışkanlığımız ‘keyif alma’ üzerine kurulsaydı diğer türlere de ciddi oranda eğilimimiz olurdu. Murakami’nin Dans Dans Dans romanındaki baş karakter Jack London biyografisi okur. Siz romanı okurken okuduğunuz karakter otel odasında, bir kafede elinde Jack London biyografisi okuyor ve bunu öyle bir güzel yapıyor ki o kurgu karakter okuduğu kitaptan sizin onu okumanızdan daha büyük bir keyif alıyor. Böyle olunca okuduğunuz illa ünlü bir başyapıt roman, öykü olmak zorunda kalmıyor. Adı sanı bilinmeyen bir askerin savaş anıları, bir romancının gezi günlükleri, bir öykücünün kızına yazdığı mektuplar vb. müthiş keyif verebiliyor. Umarım demek istediğimi diyebilmişimdir.

Ezcümle, okuma, -daha doğrusu keyif alma üzerine kurulu okuma- alışkanlık haline gelip bir ömre yayılırsa insan roman ve öyküden sonra diğer türlere kaymaya başlıyor. Bizde okuma aslında çok eski değil, şimdinin yirmili yaşlardaki okurları okumayı sürdürürse belki bir yirmi yıl sonra artık biyografi, otobiyografi okumalar da çoğalacaktır diye düşünüyorum. Fırsattan istifade bir kitaptan bahsedeyim: Halikarnas Balıkçısı’nın özyaşamöykü niteliğindeki kitabı Mavi Sürgün. Bir insanın okuyabileceği en güzel kitaplardandır.

Aziz Nesin’in Çatalca’daki kütüphanesini görme fırsatım olmuştu. Kitaplarda en çok altını çizdiği satırların yazarların yaşamından kesitlerin yer aldığı önsöz ve giriş kısımlarında yoğunlaştığını görüp şaşırmıştım. Tüm ömre yayılmış okuma alışkanlığı vurgunuzu destekleyen bir olgu olarak not edeyim bunu.

Teşekkürler, Behlül Bey. Jaguar Kitap’ı merakla takip etmeyi sürdüreceğiz. Okurlar için belirtelim, söyleşi yazışma yoluyla gerçekleşti. Bu esnada soru-cevap kısmına paralel ve aynı derecede keyifli bir sohbet daha yaptık. Bunu da kendimize saklayalım.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Blogunuza beni misafir ettiğiniz için ben teşekkür ederim. Benim için de keyifli bir sohbetti. En başta İbrahim Hilmi Çığıraçan’ın adını anmıştınız. Ben de ilk Rus klasiklerimi kaleminden okuduğum büyük çevirmen Hasan Ali Ediz’i anmak isterim. İspanyolcanın Gregory Rabassa’sı, Arapçanın Sir Richard’ı, Japoncanın E. Seidensitcker’i varsa Rusçanın da Hasan Ali Ediz’i var. Rus edebiyatını dilimize genelde hep iyi çevirmenler kazandırmıştır. Yeni nesil çevirmenlerle bu geleneğin devam ettiğini gördükçe okur olarak biz seviniyor, mutlu oluyoruz. Elleri dert görmesin…

Reklamlar

Hakkında Mustafa Yılmaz
Rusça çevirmeni.

Eklemek istediğiniz şeyler varsa...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: