Karadağ

Bu yaz eşim ve kızımla birlikte bir İtalya seyahati yapmak niyetindeydik. Ancak Rusya’da ikamet eden yabancıların Şengen’e başvururken karşılaştığı ekstra sınırlamalar nedeniyle plan bu seferlik kağıt üstünde kaldı. Biz de yazı boş geçmemek adına istikameti hem Ruslardan, hem de Türklerden vize istemeyen bir ülke olan Karadağ’a çevirdik. Eylül’ün üçüncü haftası gittiğimiz ülkeden iyi izlenimlerle döndük. Bunun üzerine bir kısımını toparlayıp yazı haline getirmek istedim.

Gezinin bir amacı da evin Moskova ayazında dünyaya gelmiş küçük hanımını Akdeniz’in tuzlu sularıyla nihayet tanıştırmaktı. Bu nedenle oteli Budva, Becici’den seçtik, yani Piri Reis’in vakti zamanında “Hub yirdür, şöyle malum oluna, vesselam” diyerek tam not verdiği kıyılardan.

Piri Reis'in Kitabı Bahriye'sinde Karadağ Kıyıları. Körfezin içinde Kotor, güneyde Budva.

Piri Reis’in Kitabı Bahriye’sinde Karadağ Kıyıları. Körfezin içinde Kotor, güneyde Budva.

Budva, memleketim Mersin kadar olmasa da iyi plajlara sahip, ama kıyıdan itibaren yükselen dağ silsilesi ile kesinlikle daha yeşil bir tatil kenti. Uzun süre Venedik egemenliğinde kalmış. Ondan mıdır bilmiyorum, burada ikamet eden Karadağlılar insanları “Ciao!” ile selamlayıp “Ciao!” ile uğurluyor. Venedik’in asıl izleri ise Stari Grad, yani eski şehir olarak adlandırılan kayalık yarım ada üzerinde. Şehri çevreleyen surların zamanında Osmanlıyı durdurması umulmuş.

Karadağ’ın turistik bölgelerinde gayet geçerli bir dil Rusça. Taksicisinden ikon satıcısına, hemen herkes ortalama bir dil-edebiyat bölümü öğrencisinden daha iyi Rusça konuşuyor. Bununla birlikte, Osmanlı mirası olsa gerek, epey bir Türkçe kelime var gündelik dilde. Ya da Türkçede de mevcut olan diyelim. Çarşaf, soba (oda anlamında), sabun, çorba, kaşık bunlardan bazıları.

Budva’nın birkaç kilometre güneyinde Sveti Stefan adıyla bilinen, ülkenin turizm sembollerinden bir adacık var. Karadağlılar adayı olduğu gibi beş yıldızlı bir otel haline getirmişler. Tarihi önemde bir kiliseye ev sahipliği yapmasına rağmen belirli günler dışında kimseyi içeri bırakmıyorlar.

Sveti Stefan.

Sveti Stefan.

Biz de giremedik haliyle. Ama yakın çevresindeki doğanın tadını epey çıkardık. Yeşili tüketip ana yola ulaştığımızda ise bir taksi çevirip otele mi dönsek, yoksa Budva’ya mı gitsek diye düşünürken taksicinin müdahil olmasıyla kendimizi Kotor yolunda bulduk.

Kotor, körfezin içine yerleşmiş bir Venedik kenti. Kale duvarlarının çevrelediği eski şehri tek kelimeye muhteşem. Bugüne kadar aşağıda İstanbul, yukarıda da Smolensk’ten daha batıda bir boylam görmeyen gözlerim resmen bayram etti. Rönesans döneminden kalma konaklar, kiliseler, daracık sokaklar, arnavut kaldırımları, şehrin hemen sırtından itibaren yükselmeye başlayan yemyeşil dağlar, adım başı insanın karşısına çıkan tarihi detaylar… Her şey nefes kesiciydi.

Ve elbette denizcilik müzesi. Kotor’u gezip gören, internette anlatan Türkler pek bahsetmemiş ama şehrin incilerinden biri de tarihi bir binaya yerleşen denizcilik müzesi. Ben içeriyi gezerken, kızlar dinlenmeyi tercih etti. Onları çok bekletmemek adına hızlı bir tur attım. Ama bu kadarı bile yetti. Enfes gemi maketleri, deniz savaşı silahları, tarihi tablolar, belgeler… Rusya’yı modernleştirme gayretlerini izleyen bizimkilerin “deli” sıfatını uygun gördüğü Petro’nun, denizcilik öğrensinler diye öğrenci gönderdiği yerlerden birinin Karadağ olduğunu bu müzedeki bir tablodan öğrendim mesela. Kotor’a yolu düşen, denizciliğe, tarihe meraklı gezginlere kesinlikle tavsiye ederim.

Kotor’un bir ödülü de ansızın içimde uyandırdığı Venedik merakı oldu. Bir dönem Akdeniz’e damgasını vuran bu devlet ve kültür hakkında hiçbir şey bilmediğime çok hayıflandım eski şehirde.

Kotor’dan bir gün sonra Karadağ’ın tarihsel başkenti Cetinje’ye gittik. Budva’dan Cetinje’ye otuz – kırk dakikalık bir otobüs yolculuğuyla ulaşmak mümkün. Yolculuğun en heyecan verici kısmı da Karadağlıların (tıpkı Ruslar gibi) serpantin diye tabir ettiği yılan gibi kıvrıla kıvrıla çıkan dağ yolu. Gece karanlığında sahilden baktığınızda bu yolu tırmanan araçlar çok yakından uçan uçaklar gibi görünüyor. Gündüz yukarıdan baktığınızda ise harikulade bir manzara var aşağıda. Serpantinin en uç noktasında düşman gemilerini, ki bu genelde biz oluyoruz, ve sahildeki etkinliği gözetlemek için kurulmuş bir hisar dikkat çekiyor.

Cetinje aslında küçük bir şehir. Yeşil, sakin ve huzurlu. Bazı turistik rehberlerde kitap yazmak niyeti olanlara buraya gelmelerini tavsiye etmişler ki, katılmamak mümkün değil. Şehir aynı zamanda ülkenin kültürel başkenti. En önemli müzelerden bazıları burada. Bir tanesinde Picasso, Şagal, Renoir gibi ressamların yapıtları sergileniyor. Ziyaretimizin pazartesiye denk gelmesinden ötürü görme şansımız olmadı ne yazık ki.

Ama Karadağ Ulusal Müzesi o gün açıktı ve biz de müzenin sanat bölümünü ziyaret edebildik. Müze görevlileri gayet iyi Rusça konuşuyordu. Bununla birlikte, çok kritik bir anda (tuvaletin yerini sormuştuk) bir görevlinin Rusçası tekleyiverdi. Çaresizlik eseri ağzından Karadağca çıkan kelimenin aynen Türkçede de olması (bodrum) o an için hayatımızı kurtardı.

Müzede Yugoslav sanatçıların eserlerinin sergilendiği bölümde küçük bir de ikon koleksiyonu var. Ortodoks ülkelerde pek meşhur olan Filerimos Tanrının Anası da bu koleksiyonun parçası ki, müzedeki en değerli parça olduğu söylenebilir.

Ortodokslar bu ikonun Tanrıdoğuran‘ın en eski tasvirlerinden biri olduğuna inanıyor. Hatta efsaneye göre ikonu yapan kişi İncil yazarı Luka’dan başkası değil. Bununla birlikte, tarihsel açıdan izi en eski 1395’e kadar sürülebiliyor. Bizde Rodos veya Malta Şövalyeleri olarak bilinen tarikatın mensuplarınca Rodos adasındaki Filerimos Manastırı’na getiriliyor, adını da buradan alıyor. Osmanlılar adayı işgal edince ikon önce İtalya, ardından Nice’e taşınıyor. Malta Şövalyeleri yeni başkentleri konusunda İspanya Kralı ile anlaşınca da Malta’nın yolunu tutuyor. Napolyon savaşlarından sonra bir kez daha yer değiştiriyor ve Rusya’ya taşınıyor. Rusya günlerine ise Ekim Devrimi nokta koyuyor. Çarlık ailesinden kalanlar ikonu önce Kopenhag’a, ardından da Berlin ve Belgrad’a götürüyor. 1941’den beri ise Karadağ’da. İlk kez halkın karşısına çıkışı 2002’de.

Hıristiyanlık tarihi açısından önem taşıyan başka nesneler de var Cetinje’de. İsa’nın gerildiği çarmıha ait olduğuna inanılan tahta parçası ve Fatih İstanbul’u fethedene dek Aya Sofya’da saklanan Vaftizci Yahya’nın sağ eli de Karadağ ortodoksluğunun ruhani merkezi sayılan Tanrıdoğuran’ın Doğumu Manastırı‘nda.

Ortodoksluktaki bu ceset parçası saklama adetinden daha önce de söz etmiştim. Manastırı ziyaret ettiğimiz sırada da pek çok insan yine bu nesneleri görmek için oraya gelmişti. Zira tesadüfe bakın ki o gün, manastıra da adını veren Tanrıdoğuran’ın Doğumu bayramı kutlanıyordu.

Manastırın bizim tarihimizle keşisen şöyle bir hatırası da var: 1692 Venedik-Osmanlı savaşı sırasında geri çekilen Venedikliler bir çeşit askeri önlem niyetine (ya da belki de başka bir sebepten) manastırı yıkıyor. Bir çarpışma sırasında 300 askeri birden kaybeden Osmanlılar da öfkelenerek yok ediyor onlardan kalanları. Manastır 1701-1704 tarihlerinde yeni yerinde tekrar inşa ediliyor ve Karadağ’ın ulusal-dini bilince kavuşmasında rol oynayan mekanlardan biri haline geliyor.

Cetinje’nin en eski yapısı Vlaska Kilisesi. Etrafını çevreleyen çitler, bir savaş sırasında Türklerden ele geçirilen tüfeklerin namlularından yapılmış. Ne yazık ki, dalgınlığımıza geldiği için o gün göremedik. Yolu düşen olursa bizim yerimize de ziyaret etsin.

Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, yedi günde gördüklerimiz işte bunlar.

Rusya’dan farklı olarak, Karadağ’da birkaç istisna dışında komünist dönemin izlerine rastlamak mümkün olmadı. Rusya’da komünist geçmiş, turistlerin karşılaştığı ulusal tarih paketinin önemli bir bileşeni hala. Görebildiğim kadarıyla eski Yugoslav ülkesinde durum pek öyle değil.

Bir de şöyle bir pişmanlığım var ki, Karadağ’a Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi‘ni, daha doğrusu ilgili cildini okumadan gittim. Evliya’nın anlattıklarını kendi izlenimlerimle kıyaslamak hoş olurdu doğrusu. Tabii bunu Evliya’nın gerçekten Karadağ’a gittiğini umarak söylüyorum. Zira birkaç ay önce satın aldığım YKY baskısı Seyahatname‘nin 7. cildinin kapağındaki kocaman Moskova yazısına rağmen kitabın içinde gezginin bu diyarlara ayak bastığına dair tek kelime yok.

Reklamlar

Hakkında Mustafa Yılmaz
Rusça çevirmeni.

4 Responses to Karadağ

  1. Yiğit Yavuz says:

    Güzel gezi ve yazı olmuş. Fotoğraftaki ikona aynı AKP ampulüne benziyor!

  2. ciao’yu sırbistan’da da bosna’da da çok duydum. dillerine nerden yerleştiyse artık.

Eklemek istediğiniz şeyler varsa...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: