Son dönemde elime geçen kitaplar arasında en ilginci Vasili Grossman’ın Her Şey Geçip Gider‘i oldu. Ayşe Hacıhasanoğlu’nun çevirip Sabri Gürses’in yayına hazırladığı roman 2013’te Can Yayınları’ndan çıkmış.

Stalin’in ölümünden sonra gelen ve tarihe Ottepel, yani karların erimesi olarak geçen kısmi özgürleşme döneminde serbest kalmış ve itibarı iade edilmiş bir gulag mahkumunun hayata dönüşünü anlatıyor Her Şey Geçip Gider (Orijinal adı: Vsyo tiçyot).

Kitabı edebi açıdan ele almak zor. Son derece sınırlı bir olay örgüsü var. Metnin önemli bir bölümü, Grossman’ın sosyalizm ve özgürlük sorununu felsefi ve tarihsel perspektiften ele aldığı, deneme türüne yakınsayan düşünce silsilelerinden oluşuyor.

Kitabı şaşırtıcı kılan da Grossman’ın otosansürün canı cehenneme diyerek bu silsilelere hiçbir şekilde gem vurmaması. Yazar Sovyet sosyalizmini, bu rejimin mimarlarını ve hatta insanını tabiri caizse yerden yere vuruyor. Bu bölümlerde Grossman’nın bir birey olarak ne kadar bunaldığı, içini dökmeye ne kadar susamış olduğu açık seçik görülebiliyor. Bu susamışlık ve anlatma hevesi Her Şey Geçip Gider‘i edebi açıdan zayıflatsa da döneme tanıklık eden yarı sanatsal, yarı siyasi bir yapıt olarak okunurluğunu epey arttırıyor.

Kitapla ilgili bizde çıkan tek tük yazıda Grossman’ın “Stalin Rusyası’nı” mükemmel betimlediği yönünde bazı değerlendirmeler var. Yazarlarının siyasi programlarının etkisini taşıdığı açıkça belli olan bu değerlendirmeler kimseyi aldatmasın. Grossman’ın derdi hiçbir şekilde Stalin’den ibaret değil. Şaşırtıcı biçimde en ağır darbeleri Lenin’e, Bolşevikler başta olmak üzere Rus devrimcilerine ve devrim anlayışlarına indiriyor. Henüz okumayanların keyfini kaçırmayayım ama Lenin’in “devleti herhangi bir aşçının bile yönetebileceği” tezinin anlamsızlığını ortaya koyuş biçimi dahiyane.

Siyaset, tarih, ekonomi, bilim, gündelik hayat… yazarın kırbacını şaklatmadığı tek bir alan yok.

Yazarın özellikle ekonomi alanındaki eleştirel tavrı ilk sayfalardan itibaren olay örgüsünün içinden sıyrılıp kendini ele veriyor. Sovyetler Birliği’nde siyasal özgürlüğün yanı sıra ekonomik özgürlüğün de olmadığı ve bunun her şeyi nasıl berbat ettiği yönündeki eleştirileri Grossman’da el ele. Bunu yaparken sırtını yasladığı ilke de hayatın olağan akışına aykırılık, ki bu da son derece makul bir yaklaşım.

Kitabın en canlı bölümlerinden biri, tarihe Holodomor olarak geçen, 1930’larda Sovyet devleti eliyle yaratılan ve Ukrayna’nın kırsal nüfusunun önemli bir bölümünü açlıktan kıran olaylar zincirine ayrılmış. Bu sayfalar canlı canlı tanığı olduğumuz Ukrayna-Rusya savaşının köklerine de ışık tutar nitelikte. Sovyet toplumunda Kulak adı altında şeytanlaştırılan kesimin tasfiyesini sık sık Nazilerin Yahudi soykırımıyla kıyaslaması da son derece enteresan. Zira bilindiği üzere, bir Yahudi olan Grossman’ın annesi de Naziler tarafından katledilenler arasında. Kendi kişisel trajedisini köylülüğün başına gelenlerden daha yukarıya koymaması bana manidar geldi.

Kitabın ilk bölümlerinde Sovyet Rusya’da antisemitizm konusu kendine epey yer buluyor. Stalin’in ölümüyle ortada kalan Yahudilerin Sibirya’ya tehcir edilmesi projesi ve 1950’lerin başında Sovyet Yahudilerinin yaşadığı sıkıntılar Grossman’ın atlamadığı meselelerden. Bu kısımları okurken Alparslan Türkeş’in siyasi literatüre geçen “fikrimiz iktidarda” lafını Nazi-Sovyet çatışması bağlamında hatırlamadan edemedim.

Sosyalizm tarihine meraklı olanlar için her cümlesi ayrı bir tartışma konusu olabilir Her Şey Geçip Gider‘in. Kesinlikle öneririm.

Kitabın çevirisi ve yayınıyla ilgili de birkaç not düşmek istiyorum. İlk kez Ayşe Hacıhasanoğlu’nun Türkçesiyle bir kitap okuyorum. Gerçekten de bazı Rusçacı meslektaşların övdüğü kadar var. Tertemiz bir Türkçe. Sovyet ceza sistemine ait kelimeler için bulduğu karşılıklar çok iyi, konuya meraklı bir okur-çevirmen olarak bazılarını kendime not ettim.

Bununla birlikte aklıma takılan noktalar da olmadı değil. Birincisi, gulag deyince siyasi tutuklular dışında akla ilk gelen kesim olan “hırsızlar” meselesi. Bu insanlar her ne kadar Rusça’da “hırsız” (vor) olarak adlandırılsa da aslında bildiğimiz sıradan hırsızlardan değildirler. Gulagın “hırsızları” apayrı bir kasttır. Son derece vahşidirler ve hemen hepsi aynı zamanda katildir, tecavüzcüdür, çocuk tacizcisidir. Ginzburg, Şalamov ve Soljenitsın gibi yazarların kitaplarında bu insanlarla ilgili bol bol ayrıntı bulunabilir. Kavram için kitaba özel bir not düşülebilirdi kanısındayım, çünkü “hırsız” kelimesi bu insanları tanımlamak için tek başına yetersiz kalıyor, uyandırdıkları şiddet ve dehşet duygusunu yeterince yansıtmıyor.

Kitabın 71. sayfasında (2. baskı) Sankt Peterburg – sanpropusknik ifadeleriyle yapılmış bir kelime oyunu var. Tam olarak çevrilmemiş, herhangi bir açıklayıcı not da düşülmemiş, dikkatimi çeken hususlardan biri bu oldu.

Son olarak, 3. bölümde “hastalar [ona] Hazreti Muhammed’e inanır gibi inanıyorladı” şeklinde bir cümle var. Meryem Ana yazısını okuyanlar şaşırmayacaktır, buradaki “hazreti” kelimesine takıldım ister istemez. Rusça orijinal metinde yalnızca “Muhammed” (Magomed) denirken, kitabın yazarı veya cümlenin sahibi Müslüman değilken (Türkçe okurun da olduğu kesin değil)  ve Muhammed ifadesi de Türkçe’de gayet yaygınken oraya “hazreti” lafının eklenmesi doğru mudur, benim için soru işareti.

Reklamlar