Soviet Armenia Poster
Sovyet Ermenistanı – Yabancı turistlere yönelik reklam afişi. 1936 tarihli. Arka planda Ağrı Dağı.

Andrey Platonov’un pek çok yapıtı ilk kez 1980’lerden sonra gün ışığına çıktı. Son on yılda bu yapıtların en önemlilerini Günay Çetao ve Kayhan Yükseler gibi çevirmenlerin kaleminden Türkçe olarak okuma imkanı bulduk. Bununla birlikte, Platonov’un sanatının henüz tanışmadığımız bir yönü daha var. Oyunları. Sovyet rejimine kendini bir türlü kabul ettiremeyen bir yazar olarak Platonov, oyunlarının basıldığını ve sahnelendiğini göremedi. Rus tiyatro seyircisi de bu yapıtlarla henüz tanışıyor. Bunlardan Laterna (Şarmanka), Yüksek Gerilim (Vısokoye naprejeniye), 14 Kızıl İzba veya “Zamanımızın Bir Kahramanı” (14 krasnıh izbuşek, ili “Geroy naşego vremeni”) ve Nuh’un Gemisi (Kabil’in Tohumu) (Noev kovçeg (Kainovo otrodye)) ilk akla gelenler.

1949-1950 yıllarına tarihlenen Nuh’un Gemisi (Kabil’in Tohumu) Platonov’un son yapıtı. Yazar hayata gözlerini yumduğu güne dek üzerinde çalışmış, ancak tamamlayamamış. Soğuk savaş jeopolitiğini Kutsal Kitap’tan alınma motif ve karakterlerle sentezleyen bu grotesk oyun, 1949 Türkiyesi’nde yaşanmış bir olaydan ilhamla yazılması, bazı karakterlerin “buralı” olması ve “bizi” temsil etmesi açısından da ilgi çekici.

Oyunun metni Platonov’un ölümünden iki hafta sonra dönemin önemli edebiyat dergilerinden Novıy Mir’in (Yeni Dünya) önüne gelmiş. Derginin hakemlerinden A.Tarasenkov’un 3 Şubat 1951 tarihli değerlendirmesi günümüze ulaşmış. Sovyet edebiyat kurumlarıyla Platonov’un yazarlığı arasındaki aşılmaz uçurumu net bir biçimde göstermesi ve üstünkörü de olsa olay örgüsünü özetlemesi bakımından aktarmaya değer:

“A.Platonov’un Nuh’un Gemisi adlı oyununu bitirdim. İtiraf etmek gerekirse, hayatımda bundan daha tuhaf ve daha hastalıklı bir şey okumadım. Oyunun tümüyle düşkün bir bilincin ürünü olduğuna şüphe yok.

Olay örgüsü kısaca şöyle: Amerikalılar Ağrı Dağı’nda Nuh’un Gemisi’nin kalıntılarını bulmuş numarası yapıyorlar. Sonrasında Ağrı Dağı’nda Çörçil, Hamsun, Papa’nın elçisi, casuslar, Holivud’dan bir film yıldızı ve diğer kişilerin katıldığı Sovyet karşıtı dini bir kongre toplanıyor. Aralarında geçen konuşmalar tam bir şizofreni. Sağır dilsiz Havva, İsa Mesih’in kardeşi gibi karakterler var. Sonra birden radyo ABD’nin elindeki bütün atom bombalarını Atlantik Okyanusu’na attığı, yer kabuğunun çatladığı ve tüm dünyayı saracak bir tufanın başladığı haberini veriyor. Film yıldızı Ağrı Dağı’ndan Stalin’e telgraf çekiyor ve kendisiyle birlikte Çörçil’i, Hamsun’u vd. kurtarması için ricada bulunuyor.

Stalin telgrafa olumlu yanıt veriyor ve Sovyet karşıtı kongrenin katılımcılarını kurtarmak için bir gemi gönderiyor. Bundan sonrasını özetlemek imkansız çünkü oyun burada kesiliyor.

Belli ki, Platonov’un niyeti Amerikan karşıtı bir oyun yazmakmış. Temel fikir, belki de yazarın ağır hastalığı neticesinde korkunç derecede deforme olmuş. Diyaloglar bağlantısız, tutarsız ve vahşi. Kahramanların davranışları inandırıcılıktan uzak. Oyunda Yoldaş Stalin hakkında söylenenler küfür niteliğinde, saçma ve hakaretamiz.

Basılması söz konusu bile olamaz.

Herhangi bir ilgi uyandırması yalnızca tıp bilimi açısından mümkündür.”

Platonov oyunda Stalin’in adını birkaç yerde gerçekten de riskli bağlamlarda anar. İlkinde kongrenin katılımcılarından Winchester Düşesi Çörçil’e, “Siz neden buraya geldiniz, eski bolşevik? Bizim gibi basit dindar insanların arasında işiniz ne? Ne de olsa General Stalin’in arkadaşısınız, onun yaşlı savaş atısınız!” sözleriyle takılır. Stalin ikinci kez sahneye yalnızca oyunun ender iyi karakterlerinin değil, Kabil’in tohumlarının da kurtarıcısı olarak çıkar. Film yıldızı Marta’nın “Bizi tufandan kurtarın!” çağrısını cevapsız bırakmaz ve onlara bir gemi tahsis edeceğini bildiren bir telgraf gönderir:

“Sovyet iktidarının yerel temsilcilerine Ağrı Dağı’nın eteklerinde siz ve yoldaşlarınız için yüz kişilik bir gemi inşa edilmesi ve gemiye yeteri kadar gıda maddesi konulması emredildi. Havva ve Marta’ya uzun ve mutlu bir yaşam diliyorum. Stalin.”

Bu atıflar 1940 ve 1950’li yılların ağır travmalarla örülü atmosferinde kendini her olasılığı hesaba katmak zorunda hisseden Novıy Mir hakemini ürkütmüş olsa da, metin nesnel bir gözle okunduğunda Platonov’un Stalin’e bir garezinin olmadığı, hatta tersine, ona olumlu bir rol biçtiği görülür.

Bir hiciv olarak Nuh’un Gemisi’nin hedefinde ABD başta olmak üzere, Batı’nın siyasi elitinin olduğu açık. Çoğu Rus aydını gibi Platonov da ikinci savaş sonrası dünyanın bir kez daha felaketin eşiğine gelmesinden Birleşik Devletler’i sorumlu tutar ve Sovyetlere karşı agresif tutumundan ötürü bu ülkenin siyasi elitini eleştirir. Oyunda Amerikalıların Nuh’un Gemisi’nin peşine düşmesinin sebebi, dünyayı bolşevizm tufanından kurtaracak, Sovyetlere karşı mücadeleye ilham verecek ve insanları etrafında birleştirecek bir sembol arayışıdır. Ne var ki, Batı’nın nükleer saldırganlığı jeolojik bir felaketi, dünya çapında hakiki bir tufanı tetikler. Ağrı Dağı’nın tepesinde sıkışıp kalan bu insanlar kurtuluş için ironik bir biçimde düşman bildikleri Sovyetlere ve Stalin’e muhtaç olur.

Oyunda nükleer kıyamet olasılığı, Amerikan siyasetinin eleştirisi, bencil yönetici elitin kendinden olmayana karşı aşağılayıcı ve dışlayıcı tavrı, bürokratik davranışlar ve ideolojik klişeler asıl tematiği meydana getiriyor. Ancak müzmin çileci Platonov bir yandan da kişisel mutluluk felsefeleriyle tartışır, egoizmin ve hazcılığın en yüksek değer olarak görülmesini küçümser. Araştırmacılar bunlara ek olarak yazarın dönemin Sovyet gerçekliğiyle örtük veya gayriihtiyari bir tartışma yürüttüğü konusunda hemfikirdir. Gerçekten de bazı diyaloglar, devlet terörü olgusunun ve bürokratik alışkanlıkların akılda tutularak yazıldıkları izlenimi uyandırmakta.

Platonov’un oyun için ilhamı gerçek bir olaydan aldığını söylemiştik. 1949 baharında Sovyet basınının yoğun tepkisini çeken bu olay, İngiliz ve Amerikalı arkeologlardan oluşan bir ekibin Türk hükümetinin izniyle Nuh’un Gemisi’nin kalıntılarını aramak üzere Ağrı Dağı’na bir inceleme gezisi düzenlemesidir. Soğuk savaşın süratle tırmandığı bir dönemde Amerikalıların Nuh’un Gemisi’ni bulmak gibi fantastik bir amaçla Sovyetler Birliği’nin burnunun dibinde araştırma yapması anlaşılan Rusları epey tedirgin etmiş.

O günlerde Türk basınının da olaya Sovyet-Amerikan çatışması bağlamında yer verdiği görülmekte. Cumhuriyet gazetesinde 15 Nisan 1949 günü yayınlanan bir haberi okuyalım:

Amerikan ve Sovyet radyolarının düellosu

Türkiyeye giderek Ağrı dağında “Nuhun gemisini” arayacak olan İngiliz ve Amerikan ilim heyetlerine “emperyalist casuslar” diye hitap eden Moskova radyosu ile Pravda gazetesine cevab veren “Amerikanın Sesi” radyosunun tefsircisi şöyle demiştir:

“İlim adamlarının Ağrı dağına çıkacaklarını ve orada Nuh Peygamberin gemisini arayacaklarını işiten Moskova radyosu ile Pravda gazetesi bundan siyasi bir hadise çıkardılar ve arkeologların Sovyet topraklarında İngiltere ile Amerika hesabına casusluk yapacaklarını iddia ettiler.

Evvela şunu kaydedelim: Ağrı dağı Rus topraklarında değil, Türk topraklarındadır. Ruslara göre “Wall Street”in adamları beş bin küsür metre irtifaındaki dağa tırmanacaklar ve kuvvetli dürbünlerle Sovyet Ermenistanını seyredeceklermiş. Buna ne hacet! Rus toprakları üzerinde uçakla dolaşıp aynı işi görmek dururken neden tehlikeli işlere burnumuzu sokalım? Sonra dürbünle seyredilecek o kadar güzel şeyler varken neden paramızı ve vaktimizi Sovyet Ermenistanını seyretmekle boşuna harcıyalım?

Moskova radyosu ile Pravda gazetesine göre Ağrı dağına yapılacak “arkeolojik sefer” Atlantik paktına dahil bir hareketmiş. Hedefi doğrudan Rusya imiş.

Ağrı dağının karlı yamaçlarından Rusya’ya doğru “kapitalistler” akın edecekmiş. Bu da “emperyalistlerin karanlık istila planlarından” biri imiş.

Nuh Peygamber şimdi sağ olsaydı Allaha şükreder ve Rus topraklarına inmeyip Türk topraklarına indiği için durmadan dua ederdi.

Düşünün bir kere: Nuh Peygamber NKV[D] tarafından esir kamplarına gönderilmiş, üç oğlu ile karıları “Ko[m]somol” gençlik kamplarına sürülmüş; tufandan kurtulan seçme hayvanlar da Kolhoz’larda toplanmış…

Bundan sonra da Nuh Peygamberin neden Rus topraklarına inmeyip Türkiyeye inmeyi tercih ettiğini anlayın”.

Platonov’un eşi, yazarın hasta yatağında geçirdiği 1950 yılında Kutsal Kitap ve Ecinniler’in yanı sıra Sovyet gazetelerini de yanından ayırmadığını nakleder. Gerçekten de Cumhuriyet’in Voice of America’dan aktardığı bu haberdeki bazı ayrıntılar Platonov’un o günlerde Sovyet basınını sıkı takip ettiğini gösteriyor. Zira oyunda Amerikalı ekip, tıpkı Moskova radyosunun iddia ettiği gibi, Nuh’un Gemisi’ni aramak yerine dürbünlerle Sovyet Ermenistanı’nı gözetlemekte ve Ağrı Dağı’na Sovyetlere karşı bir karakol kurma planları yapmaktadır. Oyunu bu fikrin üstüne kurması, Platonov’un Amerikalıların Ağrı’ya casusluk için geldiği konusunda Pravda ile hemfikir olabileceğini düşündürmekte.

Öte yandan, bu tip radyo düelloları dönemin diğer Sovyet yazarlarına da ilham vermiş gibidir. Bunlardan Boris Lavrenyov’un 1949’da yazdığı Amerika’nın Sesi (Golos Ameriki), kimi araştırmacılara göre Nuh’un Gemisi’ni yazarken Platonov’un dikkate aldığı yapıtlardan biri. Lavrenyov’un oyunu ertesi yıl Stalin Ödülü’ne layık görülecektir.

Platonov’un temas etmiş olması olası kaynaklardan biri de Vladimir Mayakovski’nin 1918/1921 tarihli manzum komedisi Misteriya-Buf (Yalvaç Güldürüsü). Bu oyun da tıpkı Nuh’un Gemisi gibi sırtını Eski Ahit’e ve Orta Çağ Avrupa tiyatrosunun misteriya janrına yaslayan bir Büyük Tufan anlatısı. Oyunda Mayakovski yedi çift kirli (işçiler) ve yedi çift temizi (burjuvalar) bir gemiye doldurur ve devrimin yükselen sularında yüzmeye bırakır. Mayakovski’nin oyunun 1921 tarihli ikinci versiyonuna yazdığı önsözdeki çağrıya Platonov’un kulak vermiş olması mümkün:

“Misteriya-Buf bir yoldur. Devrimin yolu. Bu yolu tutan bizlerin, başka hangi dağları delmesi gerekeceğini tam olarak kimse öngöremez. Bugün Lloyd-George kelimesi kulakları tırmalıyor. Ama yarın onun adını İngilizlerin kendileri de unutacak. Bugün milyonların iradesi komün için seferber olmuş durumda. Ancak, belki de elli yıl sonra, komünün uçan zırhlı gemileri uzak gezegenlerin fethine çıkacak. Bu nedenle, yola dokunmadan (biçim) peyzajın bir kısmını değiştirdim (içerik). Gelecekte Misteriya-Buf’u oynayacak, sahneye koyacak, okuyacak ve basacak olanlar! İçeriği değiştirin! İçeriği içinde bulunduğunuz çağa, güne ve ana uygun hale getirin!”

Bununla birlikte, Platonov’un oyunu Misteriya-Buf’tan, ilkinde tufanın Batı’nın düşüncesizliği neticesinde insanlığı toptan yok edebilecek bir felaketin, ikincisinde ise komünist bir cennete götürecek küresel bir devrimin sembolü olmasıyla ayrılıyor.

İki oyun arasındaki yüzeysel sayılabilecek bir fark da şu: Mayakovski yedi çift temiz, yani dünyanın yönetici elitinin arasında bir de Türk paşasına yer verirken, Türkler Platonov’da Amerikalıların, iyimser bir ifadeyle söylemek gerekirse, “küçük iş ortağı” konumundadır. Aradan geçen zaman “Türk milletine” yaramamış gibidir.

Öte yandan, kendileri fiilen sahnede olmasa da bu kez Türklerin yanı sıra Kürtlerin de adı anılır.

Nuh’un Gemisi’nin replik sahibi tek Türk karakteri Selim adında bir dükkancı. Selim Ağrı Dağı’nın eteklerinde Amerikalılarla iş kovalar. Yemek istediklerinde yemek, içki istediklerinde içki getirir. Gerektiğinde müzik çalar, yardımcısı kızları oynatır. Ortaya çıkması için ıslık çalmak yeterlidir.

Oyunda Amerikalıların Türklere bakışı daha ilk sahnede söylenen, dönemin antiemperyalist kalıplarıyla uyumlu bir şarkıyla açık edilir:

Bize bütün dünya meyhane,
Keyifliyiz biz Yankiler.
Dibine tek içeceğiz dünyayı,
İçki masasında tüketeceğiz!
Bekleyin bizi, harikulade Türk kızları!”

Amerikalılar Sovyetlere karşı Ağrı Dağı’na kurulacak kalenin parasını Türklerden çıkarma planı yapar. Ancak Türklerin de eli armut toplamaz. Sular yükselip Ağrı’nın eteklerine dayanınca tanesi 1 dolara tabut, yüz bin dolara da kayık satışına başlarlar:

Shop: Bu ne biçim ticaret?
Selim: Türk işi. Yoksul insanın da bir şeyler alması lazım. Peki tufan zamanı ne alabilir? Tabut! Öbürünün de bir şeyler alması lazım. Kendine kayık alacak, yüz bin dolara hayatını kurtaracak. Yaşamın bedeli ne? Daha ucuza alabilir misin?
İsa Mesih’in kardeşi: Bekle biraz, Türk! Demek ki, zengine yaşam, fakire tabut. Öyle mi?
Selim: Ya ne olacaktı? Öyle tabii. Türk’e de para!

Bir başka sahnede Selim Amerikalılara bire iki tam bir çeyrek faiz oranıyla gıda maddesi temin eder. Amerikalılar bu faiz oranını nasıl tespit ettiğini sorarlar. Platonov’un Selim’in ağzına yerleştirdiği cevap dönemin meşhur antikomünist şapka meseline ters kutupta ama benzer frekanstadır:

Kongre üyesi şefiniz Türk kadınları Amerikalılardan iki tam bir çeyrek kat daha güzel ve daha iyi demişti. Oranı işte buna göre belirledim. Bizim menkul kıymetler borsamız da bu.

Nuh’un Gemisi’nde “Türk milleti” paragöz olmanın yanı sıra tembellik ve beceriksizlikle de itham edilir. Ne var ki, oyun bu acı şarabı Kürtlere de içirmekten geri durmaz:

Kongre üyesi: Şimdi gemi yapacağız. Bana Türk’ü çağırın. Gece gündüz çalıştırıp gemi inşa ettireceğiz.
Çörçil: Türklere mi? Onlar alet kullanmasını bilmezler. Bu halk sadece tatil için yaşar.
Kongre üyesi: Peki ya Persler? Persler çalışsın o zaman.
Çörçil: Oldu olacak Kürtleri çalıştıralım!.. Baylar, ciddiyetsiz laflar bunlar. Bu işi yapabilecek yalnızca bir halk var; evet, kötüler, ama çalışkanlar. İstediğiniz gemiyi ancak onlar yapabilir.
Kongre üyesi: Kim bu kötü ama çalışkan halk? Hemen başlasınlar işe, yaptıkları kötülük her neyse affederiz. Kim bunlar?
Çörçil: Bolşevikler. Affetmeye ise gerek yok.

Oyunun en başında Amerikalı arkeolog Shop’un dürbünle etrafı gözetlediği sahne de Platonov’un işsever Sovyet Ermenistan’ı hariç bölge halkalarından pek umutlu olmadığı izlenimi uyandırmakta:

Ermenistan’da toprağı sürüyorlar. İran’da ise Tanrı’ya ibadet ediyorlar, halk caminin önünde dilencilik ediyor. Peki ya Türkiye’de? Türkiye’de insanlar telaşlı. İşte şu köyde bir kalabalık hareket halinde; ya toprak bölüşüyorlar, ya da birini gömüyorlar. Canları cehenneme. Biz işimize bakalım.

Ama bütün bunlara rağmen Platonov’un, yazılmış son sahnede Selim’i Kabil’in tohumlarından ayrıştırıp İsa Mesih’in kardeşi, Marta ve Havva gibi olumlu karakterlere yaklaştırdığı görülür. Suların iyice yükseldiği bir anda Selim ve yanındaki kızlar Amerikalılardan daha yüksek bir noktaya tırmanır ve asıl hissiyatlarını oradan muzip bir yolla ortaya koyarlar:

Çörçil: Hey Amerika! Baksana, uydun senin üstüne işiyor!

Çizilen karakterin belirli bir insan tipinden ziyade 1940’ların sonundan itibaren ABD ile yakınlaşma içine giren Türk hükümetlerinin tavrını hedeflediği belli. Platonov’un ölümünden altı ay kadar sonra Sovyetler Birliği’ne yerleşen Nâzım Hikmet de gerek Rusça gazete yazılarında, gerek şiirlerinde Türkiye-ABD yakınlaşmasına karşı ağır eleştiriler yöneltecektir. Bu bakımdan Platonov ve Hikmet arasında bir ortaklıktan ve devamlılıktan söz etmek mümkün.

Ancak Nuh’un Gemisi’nin bitmemiş bir yapıt olduğunu akılda tutmakta yarar var. Platonov’un oyunu ne yöne doğru geliştirmeyi, başka hangi karakterlerle zenginleştirmeyi tasarladığını tam olarak bilmiyoruz.

Bizde Platonov’u muhalif bir edebiyatçı olarak görme yönünde bir eğilim var. Sovyet rejiminin bizzat Stalin’den başlayarak yazarı sürekli dışlamış ve hırpalamış olduğu gerçeği de bu algıyı kuvvetlendiriyor. Ne var ki, Nuh’un Gemisi’nde de görüldüğü üzere Platonov’un rejimle ve resmi söylemle ilişkisi oldukça karmaşık. Bu karmaşıklığın bir nebze olsun aralanabilmesi için romanların ve öykülerin yanı sıra Rusya’da ilk kez bu yıl yayınlanan mektuplarının, edebiyat eleştirilerinin ve Rus araştırmacılar tarafından kaleme alınmış nitelikli biyografilerinin de bir gün Türkçeye kazandırılmasını umalım.

Ayrıntı Dergi’nin Mayıs-Haziran 2014 tarihli 4. sayısında yayınlandı.

Reklamlar