Bundan bir süre önce araştırmacı M.Melih Güneş’le birlikte Rus arşivlerinde Nâzım Hikmet’in 1952 yılında çekilmiş renkli görüntülerini bulmuş ve Can Dündar aracılığıyla kamuoyunu bu keşiften haberdar etmiştik.

Söz konusu görüntüler, T. Lavrova yönetmenliğinde Belgesel Filmler Merkez Stüdyosu (TsSDF) tarafından renkli olarak çekilen Piyoner Yazı filminden (Piyonerskoye Leto). 53 dakikalık film Sovyet çocuklarının Kırım, Hurzuf’ta kurulu ünlü piyoner kampı Artek’te geçirdikleri 1952 yazını konu ediniyor. İki Dünya, İki Çocukluk (Dva Mira, Dva Detstva) konulu toplantıya misafir olan şairin çocuklarla sohbeti, filmde 44. dakikadan itibaren yer alıyor.

Görüntüler hemen hemen bütün yazılı basında kendine yer buldu. Ne var ki, açıklayıcı olmaktan uzak, birbirine benzer sözlerle. En canlı tepkilerse yine Twitter kullanıcılarından geldi. Ünlü şairi çocuklarla Rus dilinde hasbıhal ederken, hem de renkli olarak görmek haliyle çoğu insanın hoşuna gitti. Olumsuz tepkiler de vardı. Nâzım’ın Sovyetlerde çocuk olmayı yukarılara çıkarırken Türkiye’deki vaziyeti kötü anmasının bazılarını yadırgattığı görülüyordu. Kimileri de kampın kurulu olduğu Kırım’da kısa bir süre önce gerçekleşen Tatar tehcirini hatırlamadan edememiş ve şairin bu topraklarda Stalin’le ilgili güzel sözler söylemesine gücenmişti.

Bu yazıda 1952 tarihli bu görüntülere bakış açımızı zenginleştirebilecek üç anekdot aktarmak istiyorum. İkisi doğrudan Nâzım’ın ziyaretiyle ilgili.

Nâzım Hikmet Artek'te. Foto: Vladislav Mikoşa
Nâzım Hikmet Artek’te. Foto: Vladislav Mikoşa

Piyoner Yazı klasik bir propaganda filmi. Dönemin bütün kanonlarına uygun. Sosyalist ve kapitalist iki dünya kıyası, ilkinin ikinciye üstünlüğü ve liderin önünde selam durma. Her şey yerli yerinde. Blogda daha önce sözünü ettiğim pedo-politik geleneğin dört başı mamur bir örneği.

Sovyet pedo-politikasının çocukları propaganda filmlerinde oynatmanın ötesine geçtiği durumlar da olmuş. Nâzım’ın ziyaretinden yedi sene öncesine dönelim.

Şubat 1945, Yalta. Stalin, Çörçil ve Roosevelt Avrupa’nın kaderini masaya yatırırken İngiliz başbakanın eşi Clementine Çörcil ve Birleşik Devletler’in SSCB büyükelçisi Averell Harriman Artek’i ziyaret ediyor. Tabii hediyelerle. Karşılığında çocuklar da kendi hediyelerini sunuyor. Harriman’ın payına düşen el işi ahşap bir Amerika arması. Çocuklar hediyeyi uzatırken Stalin’in şahsi tercümanı Valentin Berejnoy büyükelçinin kulağına fısıldıyor: “Ofisinize koyarsınız. İngilizler kıskançlıktan çatlasın.” Harriman tavsiyeye uyuyor. Arma dört Amerikan büyükelçisinin görev süresi boyunca aynı ofiste 7 yıl asılı kalıyor. Ta ki, 1952’de içinde mikrodalga bir dinleme cihazı olduğu fark edilene kadar.

1379281940_found_dug

Dönemin Artek yöneticilerinden Vladimir Svistov’un (1922-2003) belleğinde Nâzım Hikmet’in 1952’deki ziyareti de iz bırakmış. Ölümünden kısa bir süre önce yapılan bir röportajda şöyle anıyor o günleri Svistov:

“Savaştan sonra Artek’in yeniden kurulması için Alman savaş esirleri işe koşuldu. İnşaat malzemesi çok enderdi. Bu nedenle yıkık binalardan ve diğer harabelerden elde edilen araçlara başvurulurdu. Artek’e ait kamplardan birinin merdivenleri tamir edilirken hemen yan tarafta bulunan Tatar mezarlığından taşlar kullanılmıştı. Bir taş yerleştirilirken yazılı tarafı üste gelmiş. O günlerde kutsala hakaret anlaşılır sebeplerden ötürü pek kimseyi rahatsız etmezdi. Sovyet propagandasının Kırım Tatarlarına acıması yoktu. Nüfusun çoğunluğu da bu propagandaya inanırdı. ‘Düşman halkın’ mezar taşının ayaklar altına alınması normaldi. Çoğu insanın umrunda bile değildi. Arap harfli bir mezar taşı işte. Kırım’da anlaşılmaz yazılı eski eser görülmemiş bir şey miydi sanki?

Nâzım Hikmet kampı gezerken birden işte bu taşın üstüne bastığını fark etti ve irkildi. Üzerine Kuran’dan sözler işlenmiş bir mezar taşı! Taş hemen o gün oradan kaldırıldı.” [1]

1952 yazında Nâzım Hikmet’in Artek ziyaretine tanıklık eden isimlerden biri de Kırımlı yazar ve doktor Anatoli Milyavski (1925-1995). Yazar 1984 yılında yayınlanan anılarının 7 sayfalık bir kısmını Nâzım Hikmet’e ayırmış. [2]

Milyavski Nâzım Hikmet hayranı. O sıralar şair hakkında Rusya’da basılmış ne varsa sıkı sıkıya takipçisi. Nâzım’ın Kırım’a geleceğini öğrenince fırsat bu fırsat diyerek Artek’in yolunu tutuyor. Yanında da şairle ilgili edebiyat toplantılarında okunmak üzere hazırlanmış bir yazı. Nâzım’a gösterip fikrini almak istiyor. Devamını Milyavski’den dinleyelim:

“Hikmet yazıyı aldı ve okumaya başladı. Kocaman elleri sayfaları dikkatle çeviriyordu. Bu parmakların daha kısa bir süre evvel hapishane hücresinde yaza yaza tükenmiş kurşunkalemleri tuttuğuna inanasım gelmiyor.

– İnsanlara sanatımı anlattığınız için teşekkür ederim, diyor okumayı bitirince. – Ciddi bir iş çıkarmışsınız. – Ardından gülerek ilave ediyor: – Yalnız bazı yerlerde hatalar var.

Açların Gözbebekleri şiiriyle ilgili işaret ettiği satıra baktım.

Şiirden sonra bir edebiyat bilimcinin makalesinden aşırdığım şu cümle geliyordu: “Bu şiir, milyonlarca insanı geçim maddelerinden mahrum bırakan Türkiye’nin gerici idarecilerini hedef alan bir suçlamadır.”

Hikmet hüzünlü bir gülümsemeyle:

– Ben bu şiiri Volga havzasında açlık çekenler için yazmıştım.” [3]


[1] http://artekovetc.ru/press8.html

[2] Milyavski, A. V tom iyune. Tavriya, 1984. ss. 330-336.

[3] Şevket Süreyya Aydemir şiirin öyküsünü şöyle anlatır:

1921 yazında bir akşamdı. Moskovada gürültülü bir meydandan geçiyorduk. Meydanın ortasında iki kamyon durdu. Birinin üzerine bir sinema perdesi çektiler. Ötekinde makine işlemiye başladı ve perdede filmin ismi göründü:

Açlar.

Meydandaki insan kalabalığı gittikçe arttı, kenetlendi. Tramvaylar, arabalar geçemediler, kenarlarda kaldılar.

Filmi seyretmeye başladık:

Açlıktan yanan bir hava içinde, Kuban, Don, Volga ovalarındaki şehirler birer birer boşalıyordu. Toprakları kuraklıktan çatlamış ve çatlakları, anasının eteğine yapışan mecalsiz çocukları habersizce yutacak kadar mezarlaşmış uçsuz bucaksız stepler ortasında, eğri büğrü kafileler, sonu gelmez ufuklara doğru yürüyor, koşuyordu.

Gök yözünün hâin aydınlığı içinden baykuş kahkahaları geliyor, beyaz kefenine sarılmış açlık ve ölüm iskeletinin tırpanı hiç durmadan işliyordu. Güneş, baykuş kahkahası ve ölüm tırpanı altında kaybolmuş gibi sürüklenen perişan kafileler ilerledikçe azaldı ve azaldıkça hazinleştiler. Öyle ki, Kuban, Don, Volga ovalarının, açlıktan şehirlerini bırakan insan dalgalarında arta kalanlar, göç etmek için koştukları nehir iskelelerine eriştikleri zaman, artık kendilerini, sürü sürü akar sulara atacak kadar kudurmuş, çıldırmıştılar.

O gecenin sabahında Nâzım Hikmet “Açların göz bebekleri”ni yazdı.

http://kadrodergisi.com/eskisayilar/benerji-kendini-nicin-oldurdu/

Reklamlar