Aşağıdaki parça Sergey Dovlatov’un 1982’de Amerika’da verdiği “Rus edebiyatının ihtişam ve sefaleti” başlıklı kamuya açık dersten alınma. Dersin tamamı aynı yıl Novıy Amerikanets (Yeni Amerikalı) dergisinde yayımlanmış. Başlık Balzak’ın “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti”nden ilhamla formüle edilmiş. Yazar ders için neden böyle bir başlık seçtiğini metnin başlarında açıklıyor. Zira ona göre edebiyat yeni nesillerin yetiştirilmesi görevini üzerine almış akıllı uslu bir ev hanımından ziyade bir kurtizana benzemektedir.

Metnin yalnızca bir kısmını çevirdim. Dovlatov bu parçanın öncesinde Puşkin’in başarısından, sonrasında ise XX. yüzyıl Rus edebiyatının kaderinden söz ediyor. Bu kısımlar da gerçekten ilginç ama ben tercihimi Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Turgenyev ve Çehov üzerine bazı gözlemlerini sıraladığı kısımdan yana kullandım. Bunlar XIX. yüzyıl Rus edebiyatının haklı itibarı altında zaman zaman ezilen okuru bir nevi rahatlatan, daha cesur değerlendirmeler için elini kuvvetlendiren gözlemler. Üstelik Rus edebiyatının içinden birine aitler. Bununla birlikte, parçayı okurken Dovlatov’un edebiyat bilimci değil, bir mizahçı olduğunun unutulmamasını öneriyorum. Keyifli okumalar.


RUS EDEBİYATININ İHTİŞAM VE SEFALETİ

(parça)

Sergey Dolvatov

– New York, “Novıy Amerikanets”, 1982, № 11 –

Şimdi de Rus nesrinin Puşkin’den sonra gelen dört devine bakalım. Yani Tolstoy, Dostoyevski, Turgenyev ve Gogol’e.

Bu dört yazarın dördü de muazzam bir plastik yeteneğe sahipti ve dördü de toplumsal-siyasi ve ruhsal-dini alanlarda bir türlü engelleyemedikleri kendini ortaya koyma çabalarının şu veya bu ölçüde kurbanı oldu.

Lev Tolstoy, on tane dahiyane kitap kaleme aldıktan sonra kısır bir ahlaki öğreti kurmaya girişti, önceki yapıtlarını reddetti, halkın okuması için olağanüstü sıkıcı fabllardan, sanat, bale ve Şekspir tiyatrosu üzerine neredeyse dejenere denilebilecek incelemelerden binlerce sayfa yazdı, ailesini geride bırakarak gittiği, terk edilmiş bir tren istasyonunda korkunç ahlaki ıstıraplar çekerek, üstelik kendisine acı veren problemlerin bir tanesini bile çözemeden öldü.

Yasnaya Polyana’da kurduğu okulun akıbeti de manidardır. Lev Tolstoy burada köylü çocukları için bir okul kurdu, kendisi de bu okulda dersler verdi, öğrencilerinin kıvrak zekalarına ve açık yürekliliklerine hayranlık duydu, onlara asil ahlaki ilkeler aşıladı, sonuçta aralarından pek çoğu “halkçı” oldu [*], kendilerini alkole verdiler, düşkün bir insanın yaşamını sürdüler ve velinimetlerini nadiren iyi sözlerle andılar. Halkın belleğinde Tolstoy büyük bir sanatçı olarak kaldı, sanatçılığının yanı sıra uğraştığı, ömrünün asıl davası saydığı işse unutuldu ve şu anda sadece akademik çevrelerde ilgi uyandırıyor.

Dostoyevski dört tane dahiyane roman yazdı ama slavofil bir yayımcı olarak toplumsal alanda sürdürdüğü gazetecilik faaliyetinde bir gerici, daha da önemlisi, korkunç sıkıcı bir insan olduğunu gösterdi. Aşırı laf kalabalığı içeren Bir Yazarın Günlüğü aynı yazarın sanatsal metinleriyle hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Dostoyevski’nin yaşamındaki en iyi şeyler onun sanatsal metinleriyle ilişkiliydi, en köyü şeylerse -yani ağır çalışma cezası, sürgün, zorunlu askerlik, parasal ve siyasi sorunlar-, sanat dışı alanlarda kendini gösterme çabalarıyla.

Turgenyev edebiyata dahiyane bir yapıt olan Avcının Notları ile girdi, ardından “tezli” romanlar yazdı ve henüz hayattayken ününü yitirdi. Turgenyev’i savunan hayranları, onun başarılı doğa betimlemelerinden bahsetmeyi sever, bu betimlemeler bana düz ve natüralist gelir, bu betimlemeler, öyle sanıyorum ki, ancak bir botanikçinin veya yerel tarihçinin ilgisini çeker. Turgenyev’in kahramanları şematiktir, Turgenyev kadını olarak tabir edilen pek meşhur tip, insanda kendisiyle tanışmak arzusu dışında her türlü duyguyu uyandırmaktadır. Günümüzde bir entelektüelin herhangi bir pratik amaç veya “Turgenyev ve 1860’lı yıllarda toplumsal düşünce” türünde bir tez yazmak gibi akademik bir niyet olmaksızın bu romanları bir kez daha okuduğunu hayal edemiyorum.

Gogol hiciv alanında, çok ender rastlanan bir sanat yeteneğine sahipti, bir Rus yazarı için pek alışık olunmayan eksiksiz bir mizah duygusu vardı, Rus dilindeki en iyi roman olan Ölü Canlar‘ı yazdı, ardından ahlaki ideal arayışlarına gömüldü, kendisini rezil eden Dostlarla Yazışmalardan Seçmeler adlı, köleliği haklı çıkarır bir pozisyona düştüğü kitabı yayımladı [**], içindeki sanatçıyı yok etti ve nispeten genç yaşta ama kesinlikle çıldırmış bir insan olarak hayatını kaybetti.

Bu dört devin ardından, sadece ve sadece sanatla uğraşan, hiçbir şekilde toplumsal-siyasi numara ve sihirlerin peşinde kendini kirletmeyen Anton Pavloviç Çehov geldi, Rus edebiyatının ilk gerçek Avrupalısı. Çehov Batı’da geniş ölçüde tanınan ve kabul edilen ilk Rus yazar oldu, en iyi Amerikalı yazarlar Çehov’un sanatları üzerindeki etkisini itiraf etmekten çekinmedi, şunu da ekleyelim, Çehov henüz hayattayken kendi memleketinde Belinski, Çernışevski ve Dobrolyubov okulundan eleştirmenlerin dizginsiz ve hakaretamiz saldırılarına maruz kaldı. Onu sinizmle, kalpsizlikle ve halkın acılarına duyarsızlıkla suçladılar. Eleştirmen Mihaylovski daha da ileri gitti ve Çehov’un sokaklarda sersefil öleceği yönünde bir kehanet ileri sürdü.

Ne var ki, Çehov ruhsal gücünü ortaya koydu, toplumsal-siyasi hareketlerle ilgilenmedi, içindeki sanatçıyı korudu ve adını ölümsüzleştirdi. Çehov’un sanatı saygınlık ve huzurla doludur, kelimenin en asil anlamıyla NORMALdir, herhangi bir canlı doğa olayı nasıl normalse.

Şekspir’den bir alıntıyı hatırlamanın yeridir. Hamlet bir tiradında şöyle bir söz sarfeder. Ne yazık ki sadece yaklaşık olarak aktarabileceğim ama anlamını bozmadığıma emin olabilirsiniz. Şöyle haykırır Hamlet:

“Neden ruhumu tıpkı bir fahişe gibi sözlerle ifade ediyorum…”

Hamlet’in kastettiği şudur: Sözler kısır bir refleksin ürünüdür, gerçek bir erkek kendisini yaratıcı, etkin faaliyet içinde ifade eder, modern toplumun ihtiyacı faal insanlardır vesaire vesaire… Bütün bunlar Hamlet gibi bir devlet adamının ağzından tamamen mantıklı gelebilir ancak bir sanatçı için kesinlikle geçerli değildir, çünkü tam da SÖZdür sanatçının DAVAsı. Bununla birlikte, en iyi Rus yazarları sanatlarında zirveye ulaştıktan sonra toplumsal-politik faaliyete doğru karşı koyulmaz bir ilgi duymaya başlamış ve istisnasız hepsi bu faaliyette başarısız olmuştur.

Bu tip başarısızlığa küresel çaptaki bir örnek olarak Soljenitsın’ın gazetecilik faaliyetleri gösterilebilir. Soljenitsın edebiyata sarsıcı romanlarla başlamış, ancak Batı’ya gittikten sonra Rus kamuoyunda olağanüstü tehlikeli, milliyetçi, hıristiyan, son tahlilde otoriter bir eğilimin başını çekerek peygamber ve teşhirci rolüne soyunmuş ve bu yüzden geleceğin Rusya’sını demokratik bir Avrupa devleti olarak görmeyi yeğleyen okurların gözünde kendini küçük düşürmüştür.

Soljenitsın’ın edebiyattaki zıt kutbu, uzun zamandan beri tanıdığım, idolüm şair Yosif Brodski’dir. Brodski hiçbir siyasal-toplumsal rolün cazibesine kendini kaptırmadı, bir şair, sanatçı, yaratıcı olarak kaldı. Hatta bu yüzden mülteci Rus basını içerisindeki, Belinski’nin, Dobrolyubov’un, onların çıkar gözetmezliği ve tutkusuna sahip olmayan, ancak yanılgılarını misliyle ileriye taşıyan ardıllarının çok şiddetli eleştirilerine maruz kaldı…

Peki bütün bu söylediklerim edebiyatın okur üzerinde yararlı moral bir etkide bulunma olanağından yoksun olduğu anlamına gelir mi? Kesinlikle hayır. Hakiki edebiyatın böyle bir etkisi vardır ve bu çok ciddi bir etkidir, ama örneğin bir afiş veya kitle iletişim aracı gibi doğrudan değil, karmaşık, dolaylı bir biçimdedir. Bu etkinin nasıl işlediğini analiz etmek zor. Hem Rusya’da, hem Batı’da, istisnasız bütün eğitimli, nitelikli okurların sıkça veya nadiren yaşadığı basit ve açık bir duyguya dikkatinizi çekmek daha kolay sanırım. Harikulade bir kitap okurken, muhteşem bir müziği dinlerken, yetenek barındıran bir resmi seyrederken bir anlığına ortamdan uzaklaşır ve sessizce kendinizi şu cümleleri telaffuz ederken bulursunuz:

“Tanrım, ne kadar aptal, ne kadar boş ve ne kadar hilekar bir yaşam sürüyorum! Bugün, hemen şimdi başka türlü yaşamaya başlayacağım. Değerli, soylu ve akıl dolu bir yaşam.”

İşte bu duygu, ki aslında bir çeşit dini duygudur, edebiyatın moral zafer anıdır, bu duygu edebiyatın okurun bilinci üzerinde moral etkisinin meyvesidir, üstelik tümüyle estetik araçlarla oluşturulmuş bir etkidir.


[*] Orijinal metinde narodnik.

[**] Bildiğim kadarıyla bu kitap Türkçe’ye çevrilmedi. Ama Belinski’nin buna cevap olarak yazdığı meşhur mektubun çevirisi mevcut.

Reklamlar