Bir filmin çağrıştırdıkları: Eine Frau in Berlin

2008 tarihli filmin adı Anonyma – Eine Frau in Berlin. Türkçesi Berlin’de Bir Kadın. İlk kez 1954’te yayımlanan aynı adlı anonim kitaptan uyarlanmış. Yazarın gerçek kimliği, ölümünden sonra bir gazeteci tarafından ortaya çıkarılmış. Marta Hillers. Kitap Türkçe’de de var. 2008’de Nilgün Ersoy çevirisiyle Erko Yayıncılık tarafından basılmış. Bir günlük biçiminde kaleme alınan, hatta ilk basan yayınevinin iddiasına göre tümüyle gerçek bir günlüğe dayanan Eine Frau in Berlin 20 Nisan – 22 Haziran 1945 tarihleri arasında Berlin’de bulunan yazarın ve çevresindeki Alman kadınların başına gelenleri konu ediyor. Bu kadınlar şehri ele geçiren Kızıl Ordu askerlerinin toplu tecavüzüne uğruyor. Üstelik defalarca. Kitap ve film bunun üzerine.

Burada Kızıl Ordu askerleri işgal ettikleri bölgelerde kadınlara tecavüz etmiş mi etmemiş mi gibisinden bir tartışmaya girmeyeceğim. Merak edenler, pek çok yazılı kaynağı okumanın yanı sıra, Youtube üzerinden erişilebilen, bizzat kurbanların ağzından detaylı anlatımlarını içeren İngilizce belgeselleri izleyerek olayın gerçekliği ve boyutu hakkında kendince bir fikir edinebilir (Almanca malzeme daha fazladır sanırım). Ben sadece filmin tetiklediği birkaç isim, olay, kitap, alıntı ve soruyu bir yazı biçiminde bir araya getirmek istiyorum. Yazı bu gelişigüzel çağrışımlar üzerine.

Bunlardan ilki bir isim. Lev Kopelev. 1912 doğumlu, Rus. Sırasıyla germanist (Alman dili ve edebiyatı uzmanı), öğretim görevlisi, redaktör, muhalif, yazar ve insan hakları savunucusu. Kopelev 1941’de gönüllü olarak Kızıl Ordu’ya yazılmış. Almancaya olan hakimiyetinden ötürü cephede çevirmen ve propagandacı olarak görev yapmış. 1945’te Doğu Prusya Taarruzu sırasında Kızıl Ordu askerlerinin sivil Alman nüfusa kötü muamele etmesine sert tepki göstermiş. Durumu üslerine rapor edip gereğinin yapılacağını umarken tutuklanmış. Burjuva hümanizmi ve düşmana acıma suçlamasıyla yargılanmış, hüküm giymiş. 1954’te serbest kalana dek dokuz yılını gulaglarda geçirmiş. Aleksandr Soljenitsin’le kamplarda tanışmış. 1956’da itibarı iade edilmiş. Soljenitsin’in İlk Çember (V kruge pervom) romanındaki Lev Rubin karakterinin prototipinin Lev Kopelev olduğu söylenir.

Lev Kopelev’in bir özelliği de Nâzım Hikmet’in dostu olması. Karısı Rayza Orlova ile birlikte yazdığı Moskova’da Yaşadık (My jili v Moskve) adlı anı kitabında Nâzım’la ilgili çok enteresan izlenimler aktarır. Bunlar genellikle pozitif izlenimlerdir. Ayrıca yirminci kongreden sonra pek çok aydın gibi Nâzım Hikmet’in de düştüğü ideolojik bunalıma ve Sovyet toplumu ile olan doku uyuşmazlıklarına dair değerli ipuçları sunar. Kitap Türkçe’de yok ama Kopelev’in Çok uyumlu güzel bir insandı başlığıyla çevrilen bir yazısı Adam Sanat dergisinin Ocak 2003 sayısında yayımlanmış. Meraklısı için not etmiş olalım.

Lev Kopelev ve Nâzım Hikmet 1954’ten sonra tanışmış olsa gerek. Acaba dost sohbetlerinde Kopelev’in neden tutuklandığı, 1945 ilk baharında Almanya’nın doğusunda nelere şahit olduğu konuşulmuş mudur? Ben aksinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ama asıl soru şu: Kopelev’in anlattıkları Nâzım’ın düşüncelerine ve şiirine herhangi bir şekilde etki etmiş olabilir mi? Bazı unsurların varlığı veya yokluğu şeklinde. Örneğin Kızıl Ordu imgesinin. Konunun daha derin bir ilgiyi hak ettiği kesin.

1945 baharında Almanya’da olan bir başka isim Vasili Grossman. Modern Rus edebiyatının meraklıları Grossman’ın adını son dönemde Ayşe Hacıhasanoğlu çevirileriyle Can Yayınları’ndan çıkan Yaşam ve Yazgı (Jizn i sudba) ve Her Şey Geçip Gider’den (Vsyo tiçyot) hatırlayacaktır. Bu iki kitap dışında Grossman’ın Türkçede Treblinka Cehennemi (Treblinskiy ad) adlı bir kitabı daha var. 1967’de Osman-Eray Canberk çevirisiyle Payel Yayınları’ndan çıkmış. Grossman’ın Berdiçev şehrinde (V gorode Berdiçeve) adlı öyküsünden uyarlanan Komissar filmi hakkında daha önce blogda bir şeyler yazmıştım. Şu bağlantıdan okunabilir.

Grossman 1905 doğumlu. İkinci Dünya Savaşı’na savaş muhabiri olarak katılmış. 1943’te Stalingrad’da, 1945’te Berlin’de bulunmuş. Doğu cephesindeki en kritik anlara yakından tanık olmuş. Bu tanıklıklardan Yaşam ve Yazgı gibi bugün bile hem Rusya’da, hem de Türkiye’de ilgi gören bir yapıt çıkarmayı başarmış. Bunun dışında, Yahudi kökenli Grossman’ın annesinin Berdiçev şehrinde Almanlar tarafından katledilenler arasında bulunduğunu not edelim.

Grossman’ı konumuza bağlayan şey cephede tuttuğu bazı notlar. Bu notların bir kısmı Rusçada ilk kez 1989 yılında Savaş Yılları (Godı voynı) adlı derlemenin içinde yayımlanmış. Notlar ikinci kez 2007’de ve bu sefer İngilizcede A Writer at War: A Soviet Journalist with the Red Army, 1941-1945 (Savaşta Bir Yazar: Kızıl Ordu’yla beraber bir Sovyet gazeteci, 1941-1945) adıyla okurla buluşmuş [*]. Yayının editörü İngiliz tarihçi Antony Beevor. Konunun meraklıları Beevor’ın adını Berlin: The Downfall, 1945 (Berlin’in Düşüşü) kitabından hatırlayacaktır. Grossman’ın notlarını ilginç kılan, Rusça ve İngilizce baskı arasındaki farklar. Bir Rus tarihçinin fark ettiği üzere, İngilizce baskı Rusça baskıya göre daha tam. Başka bir deyişle notların 1989 baskısında ciddi eksiklikler var. Hadi baklayı ağzımızdan çıkaralım, notlar SSCB’de sansürlenerek yayınlamış. Tahmin edileceği üzere, makaslanan yerlerin çoğu Berlin ve Alman kadınlarının başlarına gelenlerle ilgili.

Bunların tamamını burada anmaya lüzum görmüyorum. Grossman’ın yorum yapmaktan kaçınan, sadece aktarmakla yetinen ama yeterince açık sözlü notlarının ruhunu yansıtması bakımından 1945 Nisanına ait bir örnek yeterli olacaktır:

“On askerin tecavüz ettiği kadının kocası. Ordu karargahına bağlı sinyalciler birliğinden bir askerin tecavüz ettiği ergen kızın annesi. Kızın yüzü, boynu ve elleri morluklarla kaplı, gözünün biri şiş. Tecavüzcü de burada. Pembe yanaklı, şişko suratlı, yarı uykulu, cezadan korkar gibi görünmüyor. Anlaşılan bu da pek boşuna değil.”

Elbette ki bu notların içeriğinin Grossman’ın romanlarına yansıması beklenemez. Muhtemelen bir gün yayınlanabileceklerini bile düşündüğünü sanmıyorum. Zira Lev Kopelev örneğinden de kolayca anlaşılacağı üzere, gördüğü, şahit olduğu şeylerden ulu orta bahsetmenin Sovyet toplumundaki bedeli çok ağır olabiliyordu. Şövalyece bir saflığa sahip olan Kopelev’in gösterdiği cesaret ve arzu Grossman’da olmadığı için kendisine yüklenmenin de pek bir anlamı yok bence. Ağızdan çıkan (bazen de çıkmayan) tek bir kelimenin bile insanın ve sevdiklerinin hayatını sonsuza dek değiştirebileceği bir ateş çemberinin içinden sıyrılıp gelen bu insanları yargılamadan önce kırk bir kere yutkunmakta fayda var. Ama bu, Grossman gibi Sovyet yazarlarını okurken söylediği kadar, söylemediği veya söyleyemediği şeyler de olduğunu, hatta çoğu zaman ikincilerin birincilere ağır bastığını akılda tutmaya engel değil.

Bu bahiste Kopelev ve Grossman’a eklenebilecek bir isim daha var. 1948 doğumlu Beyaz Rus araştırmacı gazeteci-yazar Svetlana Aleksiyeviç. Aleksiyeviç’in iki kitabı Türkçeye çevrilmiş. Birincisi Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları (U voynı ne jenskoye litso). İlk kez 2002 yılında Serpil Güvenç ve Hilal Ünlü ortak çevirisiyle Evrensel Basım Yayın’dan çıkmış. İkincisi Çernobil’den Sesler: Bir Nükleer Felaketin Sözlü Tarihi (Çernobilskaya molitva). Aytaşı Yayınevi’nin 2006’da bastığı kitabı Aslı Candaş Türkçeleştirmiş. Bizi ilgilendiren birinci kitap, yani Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları.

En son söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Bu kitabın Türkçe yayınında çok ciddi sorunlar var. Bu haliyle ölü bir kitap. Dirilmesi için yepyeni bir çeviriye ihtiyaç var. Bu sorunlar sadece bu kitabın yayınına veya bu yayınevine özgü değil ama burada bunun tartışmasına girmek istemiyorum. Çünkü işin bir ucu ideolojiye dayanıyor. Yani içinden çıkılmaz kör kuyulara.

Bu kitap neden ölü?

Adından başlayalım. Kitabın orijinal adı U voynı ne jenskoye litso. Pek şanlı bir tını vermese de nispeten sadık bir çeviriyle Savaşın Yüzü Kadın Yüzü Değil olarak aktarılabilir, ki İngilizce çevirisi yaklaşık olarak bu anlamı karşılıyor: War’s Unwomanly Face. Kitap için yayınevinin veya çevirmenlerin seçtiği Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları, orijinal isimdeki Kadın-Savaş karşıtlığını Nazi-Sovyet düzlemine indirgeyerek bir miktar tahrif ediyor. Ama çevirinin sorunları bununla sınırlı değil. Bu sorunları gösterebilmek için lafı biraz uzatmak, virajı biraz geniş almak zorundayım.

Svetlana Aleksiyeviç’in U voynı ne jenskoye litso kitabı Rusçada ilk kez 1985 yılında yayımlanmış. Kitap İkinci Dünya Savaşı’na katılmış Sovyet kadınlarıyla yapılan röportajlardan oluşuyor. İlk İngilizce çevirisi 1988 tarihli. Moskova’da meşhur Progress Publishers tarafından basılmış. Evrensel’in 2002 tarihli ilk Türkçe baskıya temel aldığı baskı işte bu 1988 tarihli İngilizce baskı. Kitabın Türkçe ikinci baskısı ise 2008 tarihli. Türkçe çevirinin hikayesi burada bitiyor. Ancak Rusça orijinalin öyle değil.

Svetlana Aleksiyeviç Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bir on yıl kadar sonra, kitaba bir kez daha dönüyor. Sebebini birazdan aktaracağım bir röportajda açıklamış. Ama bu dönüş çok önemli bazı değişiklikleri beraberinde getiriyor. Aleksiyeviç öncelikle 1985’te sansürün çıkardığı kısımları yerine koyuyor. Nasıl olsa yayınlamazlar diyerek daha redaktörün önüne gelmeden kendi inisiyatifiyle kestiği kısımlar da buna dahil. Son olarak, sıradışı bir yaklaşımla, kitabın ilk yayım sürecinde sansür yetkilileriyle yaşadığı diyalogları ilave ediyor. Özetle, Aleksiyeviç tarihe karışan Sovyetler Birliği’yle birlikte kitabının da ölmesine izin vermiyor. Onu bambaşka bir ruhla tazeliyor, yeniden yaratıyor.

Yazarla 2004 yılında yapılmış bir röportajdan:

“Yirmi yıldır ‘Küçük insan ve büyük ütopya’ biçiminde adlandırılabilecek bir kronik yazıyorum. Benim görevim Sovyet insanının, yani ütopya insanının, felaketin insanının yaşadıklarını sonuna kadar takip etmek. Son kitaplarımda varoluşsal konularla daha fazla ilgi göstermek durumunda kaldığım doğru. Son kitabım aşk üzerine olacaktı. Ancak üzerinde çalışmayı bırakmam gerekti, çünkü savaş konusu bir kez daha güncel hale geldi. İnsanlık öz itibariyle geçmişe geri döndü. Amerika’yı nasıl bir savaş tutkusunun sarıp sarmaladığına bakın, sonra Çeçenistan’daki korkunç savaş… Savaş hakkında erkek diliyle konuşan dünyanın karşısına bir şeyler çıkarmak gerekiyor. Bu nedenle Batı’da da ilk iki kitabıma (Savaşın Yüzü Kadın Yüzü Değil) ve Son Tanıklar’a (Posledniye svideteli)) karşı yeni bir ilgi uyandı. Bu iki kitabı Almanya, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya’da yeniden basmak isteyen yayınevleri oldu … Ancak bu kitapları tekrar okuduğumda bu halleriyle onları yeniden basmanın imkansız olduğunu gördüm. Onları Sovyetler Birliği yıllarında yazmıştım ve ben de günün ideolojisinin bir tutsağıydım. Üstelik sonraki yıllarda malzeme biriktirmeye devam etmiştim. Bu tip bir kitaba bir nokta koymanın imkansız olduğunu anladım. Bu kitaplara ancak üç nokta konulabilir. Pasolini’nin dediği gibi, ‘Portrem ancak ben ölünce tamamlanır.’ … Kitap ilk kez 1983’te sakatlanmış bir biçimde Maladosts dergisinde yayınlandı. 1985’te ise bu kez A.M. Adamoviç’in sayesinde Oktyabr dergisinde okurla buluştu. Ama yine sansürlenmiş şekilde. Bu sansür hadisesi sonraki Rusça ve Beyaz Rusça baskılarda devam etti.”

Aleksiyeviç’in Sovyet dönemi baskılarında sansüre uğrayan, sonraki baskılarda yerine koyduğu kısımlara bir örnek vermeden geçmeyelim. Çünkü bu örnek sansürün ardındaki farklı güdülere de ışık tutar nitelikte:

“Kırk kilometre yürüdük… Mekanize kadın piyade taburu. Sıcak. Otuz derece. Kızların çoğunda.. şey… kadınlara özgü… Bacaklarımızdan akıyor… Bize bir şey veren olmamıştı, herhangi bir malzeme. Suyun yanına vardık. Irmağı gördük… Kızlar da oraya… Almanlar karşı kıyıdan ateş etmeye başladı. İyi ateş ediyorlardı… Bizimse yıkanmamız gerekiyordu, çünkü erkeklerden utanıyorduk. Sudan çıkamadık, bir kız orada öldü.”

Tahmin edilebileceği üzere Svetlana Aleksiyeviç’in kitabında Kızıl Ordu askerlerinin 1945’te Berlin ve diğer Alman şehirlerinde giriştikleri toplu tecavüz olaylarına dair, üstelik bu kez içerden tanıklıklar da var. Bu tanıklıklar da tıpkı yukarıdaki gibi kitabın yeni baskılarında ilk kez okurların dikkatine sunuluyor.

Bir Kızıl Ordu subayı anlatıyor:

“İlerliyoruz… İlk Alman yerleşim birimleri… Genciz. Güçlüyüz. Kadınsız dört yıl. Mahzenlerde şarap bulduk. Meze de var. Alman kızlarını yakaladık… On kişi birine tecavüz ediyordu… Kadın yetmemeye başladı, halk Sovyet ordusundan kaçıyordu, bu sefer daha gençleri aldık. Kız çocuklarını… On iki – on üç yaşlarındalar… Ağladıklarında dövdük, ağzına bir şeyler tıktık. Onların canı yanıyor, biz eğleniyorduk. Bütün bunları nasıl yapabildiğimi anlamıyorum… Aydın bir aileden bir delikanlı… Ama yaptım… En korktuğumuz şey kız arkadaşlarımızın öğrenmesiydi. Hemşirelerimizin. Onlardan utanıyorduk…”

Kitabın kadın kahramanlarından telefon operatörü çavuş A. Ratkina anlatıyor [Bu kısmı bir başka Sovyet yazar Yuri Bondarev’in Kıyı (Orijinal adı Bereg, Türkçe 1. baskı 1980, Okar Yayınları. Çev. Faruk Yener) adlı, bir Kızıl Ordu subayıyla bir Alman kızın aşkını anlatan romanıyla karşılaştırmanızı öneririm.]:

“Bizden bir subay bir Alman kızına aşık olmuştu… Bu komutanların kulağına gitti. Hakkında şikayette bulundular ve cephe gerisine gönderdiler. Halbuki tecavüz etse…

Bu… elbette oldu… Bunun hakkında bizde pek yazmıyorlar ama bu savaşın kanunudur. Erkekler onca yıl kadınsız idare etmişler, üstelik bir de nefret var. Diyelim ki bir kasabaya veya bir köye girdik. İlk üç gün yağma ve şey için… Söylememe gerek var mı… Anladınız ne demek istediğimi… Ama üç günü geçirdin mi askeri mahkeme riski var. Ensende bozayı pişirirler. İlk üç gün içtiler ve… Ama burada işin içinde aşk vardı. Subayın kendisi itiraf etmiş işin içinde aşk olduğunu. Elbette bu ihanet demekti.. Almana aşık olmak, düşmanın kızına, karısına? Bu… Neyse, uzun lafın kısası subaydan kızın fotoğrafını, adresini aldılar. Sonra da elbette…

Hatırlıyorum… Elbette hatırlıyorum. Tecavüze uğramış bir Alman kadını. Çırılçıplak yatıyordu. Bacaklarının arasında bir el bombası… Şimdi anlatırken utanıyorum ama o zaman utanmamıştım. İnsanın hisleri elbette zamanla değişiyor. İlk günler bir türlü, sonra başka türlü… Birkaç ay sonra… Yanımıza bir tabur gelmişti… Bizim kumandana beş Alman kızı geldi. Ağlıyorlardı… Jinekolog muayene etti: oralarında yaralar vardı. Yaralarından etler sarkıyordu. İç çamaşırları kan içindeydi… Kızlara sabaha kadar tecavüz etmişler. Askerler sırada beklemiş… Yazmayın, teybi kapatın… Doğru! Hepsi doğru! Bütün taburu topladılar… Kızlara dediler ki, ‘Kim yaptı gösterin, oracıkta kurşuna dizelim. Rütbesine bakmayacağız. Yüzümüzü yerin dibine geçirdiler!’ Ama kızlar oturmuş ağlıyorlardı. İstemediler… Daha fazla kan dökülsün istemediler. Aynen böyle dediler… Bunun üzerine her birine birer somun ekmek ve ikişer kutu konsantre süt verildi. Elbette, savaş böyle bir şey… Elbette…

Affetmek kolay mı sanıyorsunuz? Kırmızı kiremitli sapasağlam beyaz evlerini görmek. Önlerinde güller… Canlarının yanmasını istedim… Elbette… Gözyaşlarını görmek istedim… İnsan bir anda iyi olamıyor. Şimdiki gibi iyi olamıyor. Onlara acımak. Bunun için üzerinden onlarca yılın geçmesi gerekti..”

Toparlayalım. Önümüzde ilk kez 1983-1985 döneminde Moskova’da yayınlanmış, ama yazarının deyimiyle sansür tarafından sakatlanmış bir kitap var. Kitap yine Moskova’da İngilizce olarak yayınlanmış. Gorbaçov, Perestroyka ve Glasnost derken Sosyalist blok çökmüş, ardından Sovyetler Birliği dağılmış. Aradan on yıl geçmiş. Türkiye’de bir yayınevi 1988 tarihli İngilizce baskıyı temel alarak nispeten farklı bir ad tercihiyle kitabı Türkçe’de yayınlamış. Bu sırada kitabın yazarı, kısmen Irak ve Çeçenistan savaşlarının etkisi altında kadın ve savaş konusuna duyulan ilginin artması sonucu yeni bir baskı hazırlama ihtiyacı duymuş. 1980’lerde sansürün baskısıyla vazgeçmek zorunda kaldığı ama kitaba apayrı bir ruh ve çehre kazandıran parçaları yeniden kitaba dahil etmiş. Sansürlü baskı temel alınarak yapılan çeviriyle, orijinal dildeki genişletilmiş sansürsüz baskı hemen hemen aynı dönemde Rusya’da ve Türkiye’de okur karşısına çıkmış. Orijinal dildeki sansürsüz metin 2004, 2006 ve 2008’de üç baskı yaparken, sansürlü metin temel alınarak yapılan çeviri 2002 ve 2008’de iki baskı yapmış.

Bu kabul edilebilir bir yayın süreci midir? Yayıncı olsanız çeviri için, yazarı hala hayatta olan, prangalarından kurtulmuş halde gelişip serpilen güncel, orijinal bir metni mi tercih edersiniz, yoksa dönemin politik atmosferi içinde ağır sansür mekanizmalarıyla preslenmiş, artık köhne denilebilecek sakat halini mi?

Bir başka Rus yazar Yuri Bondarev’le ilgili bir notla bitireyim. Bondarev’in Türkçe’de yayımlanmış dört kitabı var. Bunlardan en bilineni Sıcak Kar (Goryaçiy sneg). Doksanların sonunda kendisini devrimci olarak adlandıran yaşça benden epey büyük birisiyle tanışmıştım. Edebiyat üzerine sohbet etme imkanımız olmuştu. Bondarev’in adını ilk kez bu şahıstan duymuştum. Dediğine göre, 1980’de gözaltına alındığında ve ardından gelen hapishane sürecinde direnişini, hayata tutunuşunu o günlerde okuduğu Bondarev’in Sıcak Kar romanına borçluydu. Neymiş acaba diyerek kitabı bir an evvel sahaflardan edindiğimi hatırlıyorum. Roman Stalingrad üzerineydi. Ardından Bondarev’in bir başka kitabını, yukarıda da andığım Kıyı‘yı satın almıştım. Okuyalı on yıldan fazla oldu. Sadece konusu aklımda kalmış. Bir Kızıl Ordu topçusu ile bir Alman kızın aşkı. Eine Frau in Berlin‘i izledikten sonra kitabı yeniden hatırladım. Tekrar bakmak istedim. Orijinali internette mevcuttu. Metnin içinde Rusça “tecavüz” kelimesini aratınca karşıma şöyle bir pasaj çıktı. Aktarmazsam yazı eksik kalır. Kitabın kahramanı, otobiyografik çizgilere sahip olduğu bariz olan eski topçu subayı yazar Nikitin, savaşın bitişinden epey sonra bir ortamda karşı karşıya geldiği bir Almanla tartışıyor:

“Ooo!”, diye bağırdı heyecanla Dietzman ve paketi masaya atarak ellerini kaldırdı. “Teslim oluyorum, saldırı doğudan geliyor! O zaman cevap verin bana, sayın Rus baylar, askerleriniz Almanya’ya girdiklerinde neden kadınlara tecavüz ettiler?”

“Tecavüz mü? Bundan emin misiniz?” dedi hayretle Nikitin.

“Biliyorum, Bay Nikitin. Bir kere olmuş bir şeyden söz etmiyorum.”

“Ama, belki de bazı durumlarda doğudan gelen Timur’u kadınların kendileri istemiştir, olamaz mı?” diye cevapladı Nikitin. Nezaket ölçüsünü korumaya özen gösteriyordu. “Her zaman kesin böyle olmuştur denemez.”

Her zaman kesin böyle olmuştur denebilir mi, denemez mi bilmiyorum, ama burada sağır sultan kaftanını sırtına geçiren Bondarev’in kurnazca davrandığı aşikar. Bununla birlikte, fiziksel işkence ve tutsaklık gibi insanın sınırlarının sonuna kadar zorlandığı kritik kesitlerde bazı insanların bir inanca, bir ideolojiye, bu ideolojinin tahkimi için de içinde kurnazlığın eksik olmadığı steril metinlere ihtiyaç duyduğu kesin.


[*] Kitap bir süre önce Sabri Gürses Türkçesiyle Can Yayınları’ndan çıktı.

Reklamlar

Hakkında Mustafa Yılmaz
Rusça çevirmeni.

Eklemek istediğiniz şeyler varsa...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: