Sovyet tarihi anlatılmaya değer hikayelerle dolu. Bunlardan biri de Moskovalı döviz kaçakçısı Yan Rokotov’un, bu tarihi boydan boya kesen çok düğümlü hikayesi.

Muzaffer sosyalizmin ülkesini 1959 baharında ziyaret eden Amerikalı Marksist iktisatçı Viktor Perlo‘nun aklına, Moskova’da karşısına çıkacak ilk kişinin genç bir döviz kaçakçısı olacağı gelmemiştir sanırım. Perlo şaşkınlığını Anastas Mikoyan‘la, Mikoyan da merkez komitesi prezidyumunun (politbüro) diğer üyeleriyle paylaştığında yazımızın kahramanı Yan Rokotov için düğümlerden ilki atılmış olur.

Prezidyum durumu mütalaa eder ve döviz kaçakçılığı soruşturmalarını iç işleri bakanlığından alıp sonuç alma konusunda daha uzman olan KGB’ye verir. KGB’nin Moskova’nın göbeğinde, neredeyse Kremlin’in gözleri önünde iş çeviren şebekeyi çözmesi uzun sürmez. 1960 sonlarına doğru elebaşları Yan Rokotov (33), Vladislav Faybişenko (24) ve Dmitriy Yakovlev (33) tek tek tutuklanır ve hızlı bir yargılamanın ardından Sovyet ceza kanunun ilgili maddesi uyarınca sekizer yıl kamp cezasına çarptırılır.

Devam etmeden önce bir flaşbek yaparak, çoğu kişinin aklına gelebilecek Sovyetler Birliği’nde döviz kaçakçılarının ne aradığı sorusuna cevap vermeye çalışalım. Hem de 1920 veya 1980’ler gibi çalkantılı zamanlarda değil, 1950’ler gibi Sovyet tarihinin en konsolide döneminde. 

Hruşşov 1956’daki yirminci kongrenin gizli oturumunda meşhur “Kişi kültü ve sonuçları üzerine” raporuyla destalinizasyon sürecinin fitilini ateşler ve ülkede sonradan Ottepel, yani karların erimesi olarak anılacak kısmi bir liberalleşmenin önünü açar. Uluslararası ilişkiler alanında ilk kez “barış içinde bir arada yaşama” politikası telaffuz edilir. Yabancıların ülkeye girişi ve sanatçı, bilim insanı vs. gibi Sovyet yurttaşlarının ülke dışına çıkışı önündeki engeller bir nebze de olsa hafifletilir.

Dış politikadaki yön değişikliğinin görünür alandaki en büyük yansımalarından biri 1957 yazında Moskova’da düzenlenen Uluslararası Gençlik Festivali olur. Festivale 130 ülkeden 34 bin kişi katılır. Yabancılar ilk kez Sovyet Rusya’yı yakından tanıma şansını yakalarken (Podmoskovnıye veçera-Moskova Akşamları şarkısını ve Ankara yollarından tanıdığımız İkarus otobüslerini bu festival meşhur eder), Moskovalılar da Batılılarla yakın bir temas kurmuş olur. Tabii yaşam tarzları ve modalarıyla da.

Festival sırasında bazı Ruslar yabancı misafirlerle eşya takas etme imkanı bulur. Kot pantolonlar, gömlekler, şapkalar, iç çamaşırları, plaklar, cikletler… Bu genç Ruslardan bazıları takas yoluyla elde ettikleri eşyayı kendi vatandaşlarına satarak gelir elde etmeye başlar. Zira Rusların Batıyla bu beklenmedik karşılaşmasının ardından kelimenin tam anlamıyla bir patlama yaşanır. Talep olağanüstüdür. Yeni bir sektör doğar (Sergey Dovlatov öykülerinde sık anılan bu olguyu Ruslar fartsofka olarak adlandırır). Vladislav Faybişenko bu genç Ruslardan biridir. Ticaret hayatına festivalde topladığı Wrigley cikletlerinin satışıyla başlar. Döviz işinin ciklet satmaktan daha karlı olduğunu anlaması uzun sürmez. 1960’ta Rokotov’la birlikte yakayı ele verdiğinde henüz 24 yaşında bir ruble milyoneridir.

Rokotov, Faybişenko ve Yakovlev’in adamları, Kızıl Meydan’dan başlayıp Puşkin Meydanı’na kadar uzanan Gorki Caddesi’ni mesken tutar (şimdiki adı Tverskaya). Sovyet elitinin bir kısmı burada yaşamaktadır, ayrıca yabancıların kaldığı oteller de bu cadde üzerindedir. Şebeke üyeleri caddede gördükleri yabancılara yaklaşıp “Bayım, fazla iç çamaşırınız varsa uygun fiyata satmak istemez misiniz? Ya da döviz bozdurmak?” gibi cümlelerle iş kovalar. Sovyetler Birliği döviz alış verişinin kanunen sadece devlet bankasından, o da belirli bir kur üzerinden ve belirli bir miktarda yapılabildiği bir ülkedir. Örneğin yurt dışına çıkacak bir Rus yanına azami 30 dolar alabilmektedir. Öte yandan bir yabancı elindeki 1 dolar için devlet bankasından sadece 90 kapik alırken, kaçakçılar aynı miktar için 10 ruble ödeyebilmektedir. Bu hazır bir pazar demektir.

Dövizin yanı sıra altın para ticareti de yapan şebekenin sürpriz yurt dışı uzantıları vardır: Sovyetlerde eğitim gören Arap askeri okul öğrencileri. Yılda iki kere grup halinde memleketlerine gidip gelen genç subaylar bellerine bağladıkları kuşaklar içerisinde ülkeye kilolarca altın sokar. Örneğin 1960 sonbaharında Şeremetyevo Havaalanı’nda yakalanan 18 Arabın üzerinden toplam 20 kilo altın çıkar.

İnsanın aklında gelen sorulardan biri de şu: Bu gözüpek girişimciler SSCB gibi, tabiri caizse kontrol manyağı bir devletin gözü önünde bu tezgahı iki üç yıl gibi nispeten uzun bir süre nasıl devam ettirebildi? Çoğu araştırmacı buna Rokotov’un bir yandan kendi işlerini yürütürken, diğer yandan da iç işleri bakanlığına küçük kaçakçıları veya rakiplerini ispiyonlayan bir muhbir olduğu gerçeğini hatırlatarak cevap veriyor. Gerçekten de döviz kaçakçılığı soruşturmalarının iç işlerinden alınıp KGB’ye verilmesiyle birlikte Rokotov bu koruma kalkanından mahrum kalmış gibi görünüyor.

Yan Rokotov ve arkadaşlarının mahkeme tarafından sekizer yıl kamp cezasına çarptırıldığını söylemiştim. Rokotov ve Faybişenko elbette üzülmüştür bu karara ama yıkıldıkları sanmıyorum. İkisi de bu işe başlarken başlarına gelebilecek en kötü şeyden haberdardır: 3 ila 8 yıl arası kamp cezası. (Yakovlev’in durumu biraz daha farklı. Zira çetenin üçüncü elebaşı yakalanır yakalanmaz KGB ile işbirliğine gider. Bülbül olup bütün isimleri sıralar. Bu nedenle cezasında bir indirim beklemektedir.)

Ancak Nikita Hruşşov’un Aralık 1960’ta Almanya’ya yaptığı bir gezi, daha doğrusu gezi sırasında yaşanan bir olay işin seyrini kökten değiştirir. Gezinin Berlin ayağında Hruşşov, “Burada tam bir karaborsa kurmuşsunuz!” diyerek gönderdikleri insani yardımları Batı Almanlara satan yoldaşlarını fırçalar. Buna karşılık Almanlardan hiç beklemediği bir yanıt alır: “Moskova’daki karaborsanın eline kimse su dökemez!”

Şahitlerin aktardığına göre Hruşşov’un öfkesi tarifsizdir. Dönüş yolunda henüz uçakta iken bazı kararlar alır. Yılın son günü Kremlin’de KGB’nin brifingini dinler. Moskova’daki döviz kaçakçılığı şebekesi çökertilmiş, suçlular adalete teslim edilmiştir. Hruşşov KGB temsilcisine Rokotov’un kaç yıl ceza aldığını sorar. Sekiz yanıtını alınca resmen köpürür. Sovyet toplumunu içten içe kemiren asalaklara sadece sekiz yıl mı?! Hem de kısa bir süre önce ceza yasasının döviz kaçakçılığını ilgilendiren maddesi değiştirilmiş ve ceza miktarı on beş yıla çıkarılmışken! KGB temsilcisi ve brifingte hazır bulunan Anastas Mikoyan yasanın tutuklamalardan ve hükümden sonra değiştirildiğini, geriye dönük olarak uygulanamayacağını hatırlatır. Hruşşov bizdeki deyimin Rusça versiyonunu telaffuz ederek daha cesur olmak gerektiğini ima eder: “Sütten ağzınız yanmış, suyu üfleyerek içiyorsunuz.” (Stalin döneminin evrensel hukuk ilkelerini hiçe sayan geriye dönük cezalarını kastetmektedir.)

Hruşşov’un baskısıyla Rokotov, Faybişenko ve Yakovlev bir kez daha mahkeme önüne çıkarılır. Bir yandan da Sovyet gazeteleri ateşi harlamaktadır. Her gün toplum düşmanı döviz kaçakçısı alçaklar hakkında yeni yazılar çıkar. Daha önce sekiz yıllık cezaya hükmeden hakimler üçlüye bu kez 15 yıl verir. Faybişenko sükunetini koruyamaz ve mahkeme heyetine patlar. Ağzına geleni söyler. Halbuki bilmediği bir şey vardır, heyet aslında onların canını kurtarmaya çalışmaktadır.

1961’in hemen başında görülen ikinci mahkemeden birkaç gün sonra Komünist Partisi plenumu toplanır. 15 yıllık hapis cezaları da Hruşşov’u sakinleştirmeye yetmemiştir. Kendisine gelen işçi mektuplarını yoldaşlarının yüzüne sallar. Anlaşılan 15 yıl işçilere de kafi gelmemiştir. Örneğin Leningrad Metalist fabrikasının işçileri “Bu asalaklar nefes almaya devam ederken komünizmi nasıl kuracağız?!” diye gürlemektedir. Hruşşov Sovyet cumhuriyet başsavcısına dönerek, “Ömür boyu o koltukta oturacağınızı sanmıyorsunuz ya?” diye sorar. Cezayı veren mahkeme heyetinden bir hakime “Sizin eski liberallerden olduğunuzu zaten biliyoruz!” der.

Hızını yine de alamaz, plenumdan birkaç gün sonra Almaata’da bir mitingte hakimleri halka şikayet eder: “Moskova’da ortaya çıkarılan çeteyi duydunuz mu? Ele başlarına sadece 15 yıl verdiler. Bu hükümler için asıl bu hakimleri yargılamalı!” (Alkışlar, alkışlar).

Çarklar bir kere daha döner. Cumhuriyet başsavcısı verilen 15 yıllık cezayı yumuşak bularak protesto eder (Savcı ölene dek koltuğunu korumayı garanti altına almıştır). SSCB Yüksek Sovyeti Prezidyum Başkanı, müstakbel gensek Leonid Brejnev döviz kaçakçılığına idam cezası verilmesine olanak tanıyan yeni yasayı 1 Temmuz 1961’de imzalar. Rokotov, Faybişenko ve (KGB’nin itirazlarına rağmen) Yakovlev üçüncü kez hakim karşısına çıkar. İki günlük bir oturumun ardından, kurşuna dizilmek suretiyle idam cezasına çarptırılırlar. Hiçbiri Ağustos ayını göremez. Hayattaki son durakları Butırka olur.

Döviz kaçakçılığı gibi nispeten önemsiz bir suçtan Hruşşov’un adeta bir kan davası yaratması bana kalırsa öncelikle bir inkara işaret ediyor. İddia ile gerçek arasındaki uçurumun inkarı. Genel sekreterin Ekim 1961’de düzenlenen parti kongresinde sarfettiği meşhur kehaneti hatırlayalım. Ne demişti Hruşşov: “Sovyetler Birliği’nde bundan sonraki kuşaklar komünizmde yaşayacak.” Brejnev ise biraz daha mütevazı davranacak ve içinde bulunulan döneme “gelişmiş sosyalizm” demekle yetinecekti. Doğaldır ki, ne gelişmiş sosyalizmde, ne de komünizmde döviz kaçakçılarına, karaborsaya ve ithal ürün sevdasına yer olabilir. Ancak hem karaborsa, hem döviz kaçakçıları, hem de onlardan alış veriş eden Sovyet yurttaşları vakıadır. Rokotov’un mahkeme sırasında söylediği bir şey aslında durumu gayet iyi özetliyor: “Sovyet toplumunda alçaklara büyük bir talep var.” Komünizmin eşiğinde olduğu iddia edilen bir toplumda Yan Rokotov ve ortaklarının idamı bu talebin nafile inkarından başka bir anlam taşımıyor.

Bu kan davası bir itiraf aynı zamanda. Yeni bir düzen, yeni bir insan yaratmadaki başarısızlığın itirafı. Hruşşov iktidarının son yıllarında idam cezası ile cezalandırılan ekonomik suçların sayısında bir artış yaşanır. Zimmetine mal veya para geçirmek de idam cezasını gerektiren suçlar arasına girer. Bunca sertlik pek sebepsiz değildir. Niteliksiz hırsızlığın 1960 yılında işlenen suçların %45’ini oluşturduğunu söylersem mesele az çok anlaşılır sanırım (Burada Zoşçenko’nun 1920’lerde ve yine Dovlatov’un 1970-80’lerde yazdığı, tıka basa hırsızlık motifleriyle dolu öyküleri hatırlamamak elde değil.)

Sadece “entüzyazm” ile karın doymamakta, insanlar işaret edilen hedeflere pek de inanmış görünmemektedir. Bir kısım Sovyet insanı komünizme yürümektense yolunu bulmayı tercih etmiş gibidir. Ve devlet bununla baş edememekte, gitgide daha sık yaptırımlara başvurmak zorunda hissetmektedir.

Bu tabloya Sovyet tarihinin az bilinen ama en dramatik anlarından biri olarak, maaşlarda kesintiye gidilirken gıda ürünlerine zam yapılması üzerine 1962 Haziranında “Et ve yağ istiyoruz!” sloganıyla greve çıkan Novoçerkassklı işçileri ve başlarına gelenleri ekleyebiliriz. Fabrika müdürü Mari Antuanet’e selam çakarak işçilere “Et bulamıyorsanız sakatat yiyin!” deyince olaylar büyür ve kontrolden çıkar. Kalabalık parti binasına yürür. Üzerlerine ateş açılır. 26 işçi ölür, onlarca başkası yaralanır. Olaylardan sonra yedi işçi kışkırtıcı sıfatıyla mahkeme önüne çıkarılır. Tahmin edileceği üzere hepsi idam edilir.

Bu olgular, önüne Batı’yı her alanda geçme hedefini koymuş, iktisadi başarılarıyla ve yetiştirdiği örnek insanlarla, Gagarinlerle, Şolohovlarla övünen bir toplumun maddi ve manevi iflasından başka nasıl yorumlanabilir bilmiyorum.

Rokotov’un hikayesi için Sovyet tarihini boydan boya kesen demiştim. Hikayenin 1957-1961 kesitini bu yazıda anlattım, 1917-1927 ve 1945-1954 kesitlerini ise bir sonrakine bırakalım.

Reklamlar