1990’ların ikinci yarısında Türkiye’deki sol kültür ortamında iz bırakmış yapıtlardan biri Galina Serebryakova’nın Ateşi Çalmak serisiydi. Evrensel Basım Yayın’dan Nurşen Özkan ve Ali Rıza Dirik çevirisiyle çıkan kitap Karl Marx ve Friedrich Engels’in hayatını konu edinen bir nehir romandı. Sosyalizm tarihine ve onun en ünlü teorisyenlerinin hayat hikayesine meraklı kesimin kültürel gündeminde yer tutmuştu. Hala öyle olması muhtemel.

Yazarın Fransız Devriminde Kadınlar adında bir kitabı daha olduğunu biliyorduk. Biyografisi hakkındaki bilgimiz ise Ateşi Çalmak’ın arka kapağında yer alan kısa bir metinden ibaretti: 

Galina Serebryakova: (1905 Kiev-1980 Moskova) Profesyonel devrimci bir ailede dünyaya geldi. 1917-23 yılları arasındaki İç Savaş´ta ön saflarda çarpıştı. Savaştan sonra Moskova Üniversitesi İşçi ve Köylü Fakültesi´nde öğrenim gördü. Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa, İngiltere, İtalya ve İsveç´e giderek uzun araştırmalarda bulundu ve yapacağı çalışmalar için materyal topladı. Eserleri, büyük ölçüde bu araştırma ve gözlemlerin ürünüdür. İlk eseri Fransız Devriminde Kadınlar´dan başlayarak tarihsel konulara yöneldi. Yazarın, tarihsel olayları edebi bir tarzda işleme çabası, Karl Marx´ın hayatını tarihsel gerçekliğe sadık kalarak ve edebi düzeyi yüksek bir tarzda anlattığı destansı nehir romanı Ateşi Çalmak ile doruk noktasına vardı.

Anne Applebaum’un Gulag kitabını (Arkadaş Yayınevi, Çev. Ufuk Demirbaş) okuyan ve bunu benimle paylaşan bir arkadaşımın dikkati sayesinde uzun süredir hafızamın derinliklerinde bir yerde kendi halinde yatmakta olan Ateşi Çalmak-Galina Serebryakova ikilisi uyandı ve on küsür yıl aradan sonra bu sefer bambaşka bir çehre ile kendini gösterdi. Applebaum’un kitabından şu paragrafı okuyalım: 

Yaklaşık aynı zamanda, Genç Marx’ın (The Young Marx) yazarı ve yüksek mevkii bir memurun karısı olan Galina Serebryakova da her akşam Lyubyanka’ya “davet” ediliyor, sabahın ikisine ya da üçüne kadar bekletiliyor, sorgulanıyor, sabah beşte salıveriliyor ve dairesine götürülüyordu. Binasının çevresini ajanlar kuşatıyor ve dışarı çıktığında da kendisini siyah bir araba takip ediyordu. Yaklaşmakta olan tutuklamadan o kadar emindi ki kendini öldürmeye dahi çalıştı.

Bu satırlardan Evrensel editörlerinin Serebryakova’nın bir Sovyet klasiği niteliğindeki hayat hikayesini en heyecanlı yerinde kestiği anlaşılıyor. Demek ki yarım kalmış bu tabloyu birincil Rusça kaynakları temel alarak nispeten daha tam hale getirmeye çalışabiliriz.

Applebaum’un satırlarının kaynağı Serebryakova’nın Smerç (Hortum) adıyla 1967’de Paris’te Lehçe bir dergide yayımlanan anıları. Bu anılarda Serebryakova ve tüm ailesinin yaşamını en hafif tabirle alt üst eden, birkaç ferdini mezara, diğerlerini sürgüne gönderen 1936 yılının hikayesini bulmak mümkün.

Troçki ve Serebryakov. 1920'lerin başı.
Troçki ve Serebryakov. 1920’lerin başı.

Galina Serebryakova’nın bütün eserleri 6 ciltte toplanmış. Bu ciltlerde hayat hikayesiyle ilgili epey bir malzeme var. Kısaca özetlemek gerekirse, 1905’te Kiev’de, Polonya’dan sürülmüş devrimci bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geliyor. 14 yaşında ailesine “Ben savaşmak istiyorum!” deyip evden ayrılıyor ve Kızıl Ordu’ya katılıyor. 17 yaşında ünlü Bolşevik Leonid Serebryakov ile evleniyor. Üç yıl sonra ikinci evliliğini Grigori Sokolnikov’la yapıyor. 1929’da kocasının da içinde yer aldığı diplomat grubuyla Londra’ya gidiyor. Dönüşte Yunost Marksa (Marx’ın gençliği) romanını yazmaya girişiyor. Roman 1935’te yayımlanıyor. 1936’da önce kocası, ardından kendisi tutuklanıyor. 1937’de “halk düşmanı” rozetini cebine koyup annesi ve iki yaşındaki küçük kızıyla birlikte sürgüne gidiyor. İlk kocası 1937, ikinci kocası 1939’da karşı devrimci troçkist terör örgütü üyesi olmaktan hüküm giyip kurşuna diziliyor. Yunost Marksa Sovyet kütüphanelerinden çıkarılıyor. Serebryakova 1956 yılındaki iade-i itibara dek 20 seneyi gulagda geçiriyor.

Smerç’te Serebryakova’nın tutuklanışı ile Ateşi Çalmak’ın ilk cildi niteliğindeki Marx’ın Gençliği (Yunost Marksa) kitabını birbirine bağlayan ilginç bir anlatım mevcut:

Nihayet neyle suçlandığımı bana bildirdiler. Bana karşı çıkardıkları tek tanık, Marx’ın Gençliği kitabımın Kazakça çevirisini redakte eden ihtiyar Bolşevik, Sovyet Kazak edebiyatının tanınmış kurucusu Saken Seyfullin idi. Büyük bir şaşkınlık içindeydim. Bu insanın varlığı neredeyse aklımdan çıkmıştı, çünkü ömrüm boyunca onu sadece iki kez görmüştüm. Seyfullin’in tanıklığı şöyleydi:

“Ben, Saken Seyfullin, 1936 yazında, Moskova’da Kazak sanatı haftası sırasında yazar Galina Serebryakova’yı ziyaret ettim, Kazakçaya çevrilmiş ve tarafımdan redakte edilmiş Marx’ın Gençliği kitabını kendisine teslim ettim ve onunla karşı devrimci konuşmalarda bulundum. Sonra beni çalışma odasına götürdü ve kocasıyla yalnız bıraktı.”

“Bir dakika,” dedim gülerek, “Bunlar saçmalık. Konuşmamızın içeriği bile aktarılmamış burada, ki söylenmemiş sözlerin aktarılması da mümkün değildir zaten. Üstelik reddedilmesi imkansız bir tanıklığım var. Kocam o sırada Kama’daydı. Bu durumda onları nasıl tanıştırmış olabilirim?”

“Kocanızın o sırada nerede olduğunun hiçbir önemi yok,” dedi İvanov (NKVD sorgucusu – M.Y). “Sağ Troçkistlerle burjuva Kazak milliyetçileri arasındaki bağlantı halkası sizdiniz. Bu bir gerçek.”

SSCB Komünist Partisi’nin XX. kongresi pek çokları gibi Galina Serebryakova için de bir dönüm noktası. 1956’da itibarı iade ediliyor ve partiye geri alınıyor. Serebryakova bu yıllarda Marx’ın biyografisi üzerine 1930’larda başladığı çalışmasına geri dönüyor ve Ateşi Çalmak’ın diğer ciltlerini oluşturacak kitapları yayımlıyor.

Galina Serebryakova. 1920'ler.
Galina Serebryakova. 1920’ler.

Smerç, Kruşçev’in Stalin karşıtı kampanyası çerçevesinde kaleme alınıyor. Ancak Kruşçev gidip yerine Brejnev gelince konjonktür bir kez daha değişiyor. Yaşadığı onca şeye rağmen “partiye olan bağlılığını” hiç yitirmeyen Serebryakova bu kez de Brejnev’e “geçmişi kurcalamama” sözü veriyor ve Smerç’in Rusça yayını rafa kalkıyor.  Tipograflardan birinin elindeki malzemeyi Paris’e kaçırması sonucu kitap burada Lehçe çeviriyle gün ışığı görme şanısına kavuşuyor. İlk Rusça baskısı ise Perestroyka sonrası.

Serebryakova ile ilgili çağdaşlarının ağzından bazı tanıklıkları da aktaralım.

17 Aralık 1962’de Kruşçev’in Sovyet kültür insanlarıyla bir araya geldiği  bir toplantı organize ediliyor. Serebryakova’yı burada sahne alırken görüyoruz. Yazar İlya Ehrenburg’u Stalin’in 1948-1952 arası Yahudilere karşı giriştiği kıyıma yardımcı olmakla suçluyor. Burada karmaşık bir bağlam ve arka plan söz konusu.  O nedenle kısaca Kruşev idaresi ile kimi Sovyet aydınları arasında ciddi bir gerilim ve mücadele yaşandığını, Soljenitsin, Ehrenburg, Voznesenski ve Yevtuşenko gibi yazarların batı yanlısı olmakla itham edildiğini ve Serebryakova’nın bu noktada Kruşçev’in yanında saf tuttuğunu not düşmekle yetineyim.

Bu toplantının katılımcılarından biri de ünlü yönetmen Mihail Romm. Romm’un hatırladıkları şunlar:

Galina Serebryakova söz aldı. Konuşmasının özü kamp komutanlarının mükemmel komünistler olduğuydu. Elbette, o daha iyi biliyordu, çünkü kamp komutanlarının biriyle birlikte yaşamış ve o kendisine oldukça iyi davranmıştı. Şaşırdığım konuşmalardan biri oldu.

Son derece çarpıcı, hatta yüz buruşturucu bir tanıklığı da Sergey Dovlatov aktarıyor:

Kişi kültünün teşhirinden sonra şöyle bir olay yaşanmıştı. Kamplardan pek çok yazar geri geldi. Aralarında artık pek de genç sayılamayacak Galiana Serebryakova da vardı. Bir edebiyat konferansında konuşması gerekmişti. Konuşma sırasında birden üstündeki kazağı çıkarmış ve hapisenede gördüğü işkencelerin izlerini göstermişti. (Konstantin) Simonov’un buna yorumu şu olmuş:

“Keşke bunu Ahmadulina yapsaydı.” (Ahmadulina o zaman yirmilerindedir. – M.Y) Sonradan Serebryakova Marx hakkında kalın bir kitap yazdı. Komünist ideallere bağlılığını korudu.

Ahmadulina içinse işler o kadar kolay olmadı.

Bütün bunlardan çıkan sonuç ne?

Şahsen ilk çıkarımım Ateşi Çalmak gibi bir dönem belli bir okur kitlesinde yankı bulmuş bir yapıtın ortaya çıkış koşulları, oturduğu tarihsel çerçeve ve en önemlisi yazarı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyor olmamız, hatta bunu merak dahi etmememiz gerçeği. Üstelik bu durumun zamanında veya şimdilerde onu hırsla tüketmemize engel olmadığı. Edebi bir olgu olarak bu ne kadar iyi, ne kadar kötü, söylemek zor. Ancak Ateşi Çalmak’ın politik yönü ağır basan yarı belgesel yarı kurgu bir roman olduğu ve çok yönlü bir ilgiyi hak ettiği dikkate alınırsa ibre kötüye daha yakın gibi.

İkinci bir çıkarım, daha doğrusu soru işareti, politik içerikli çeviri edebiyat yayımlayan bir yayınevi olarak Evrensel’in tutumu. Okurların yazarın biyografisini daha tam öğrenmeye hakkı olsa gerek. Çoğu insana şaşırtıcı gelse de Türkiye’de sol geleneğin bazı kolları Stalin’e ve idaresi altındaki Sovyetler Birliği’ne büyük sempati besler ve bu insanlar Ateşi Çalmak’ı tabiri caizse yalayıp yutmuştur. Marx’ın hayatı hakkındaki tek romanın bir bakış açısına göre, “sağ Troçkistlerle burjuva Kazak milliyetçileri arasındaki örgütsel bağ” sıfatına sahip, başka bir bakış açısına göreyse, Stalin dönemi Stalinci, Kruşçev zamanı Kruşçevci ve Brejnev gelince de Brejnevci, kısacası her devirde partiye bağlılığını ifade etmiş, partiyle birlikte partinin karşısına aldığı aydınlara karşı mücadele etmiş bir insan tarafından yazıldığını bilseler, bu insanlar bu kitabı yine de alıp okur muydu? Kitabın çeviri Rus (Sovyet) edebiyatı alanında durduğu yer değişir miydi?

Hepsinden önemlisi, bütün bu manzaranın “tarihsel gerçekliğe sadık kalarak” yazıldığı iddia edilen kitabın içeriğine bakışa etkisi ne yönde olurdu? İnsanlar daha fazla mı güven duyardı, yoksa daha az mı?

Reklamlar