1. Bölüm | 2. Bölüm | 3. Bölüm

Alekseyev topçu sınıfı askerdi, Moskova’da, 1930’larda kurşuna dizilen Nikolay Muralovun komuta ettiği Ekim çarpışmalarına katılmıştı. Alekseyev iktidarın devrilmesinden sonra Cerjinski’nin yanında Çeka’da çalışmıştı. Ancak çekistlik pek onun kalbine göre bir iş değildi. Epilepsi krizleri sıklaşmıştı. Geçmişten söz etmek tehlikeliydi. Parti okulu derslerinde Alekseyev’e Muralov diye birinin hiç yaşamadını öğretmeye çalışıyorlardı. Bunun üzerine Alekseyev Naro-Fominskte itfaiye ekibinin başına geçmişti. Aniden tutuklanıp Moskova’ya getirilmesi de buradayken olmuştu.

“Sana neyi soruyorlar, Muralov’u mu?”

“Hayır, kardeşimi.”

Anlaşılan Alekseyev’in Yegorov soyadlı kardeşi Merkezi Yürütme Komitesi okulundan ve Kremlin’in güvenliğinden sorumlu bir müdürdü.

Kardeşinin tutuklanmasıyla ilgili düşüncemi söyledim. Alekseyev sinirlendi. Ama bir sonraki sorgu maalesef beni haklı çıkardı.

“Benim yoldaşım, meslektaşım,” dedi Aron Kogan heyecanla. “Yüzleştirme sırasında, söylediği bütün yalanları bir kez daha onayladı. Alçak! Onu öldürmeyi düşündüm.”

Bu tip durumlara sık rastlanıyordu, ne yazık ki.

“Karşılaşmanız nispeten sakin geçecek,” dedim, “ve sen onunla konuşacaksın.”

Aynen de öyle oldu. Bir sorgu sırasında karşılaştılar.

Kuzgunda birlikte gittik. Yüreğim kötü davranmaya el vermedi,” dedi Aron hüzünle.

Hapishane büyük bir sınavdır. İnsanın karakterinde beklenmedik pek çok iyi, ama çoğunlukla da kötü şeyi açığa çıkarır.

Alekseyev’e ilk çekist demek mümkünse, Arkadi Dzidziyevski için de Ukrayna’da İç Savaş’ın kahramanı denebilir. Davalar sırasında Vişinski bu soyadı telaffuz etmişti. Dzidziyevski koğuşa girdi. Kocaman elleri, geniş omuzları, kırlaşmış saçlarıyla kocaman bir kafası vardı. Tecrit hücresinden geliyordu. Birkaç ayını orada geçirmişti. Sol elinde farklı renklerde üç eşarp vardı. Titreyen parmaklarıyla sürekli bu eşarpları açıyor, sallıyor ya da katlıyordu.

“Bunlar benim çocuklarım,” dedi doğrudan yüzüme bakarak. Sertleşmiş kılcal damarlı açık mavi gözlerinde yaşlar vardı. “Beni buradan göndermezler herhâlde.” İhtiyar ve tombul eliyle elimi tuttu. “Burası iyi, burada insanlar var.”

“Göndermezler. İdam mahkumlarını Butırka’da tutmuyorlar. Sizse…”

“Ölümden korkmuyorum. Kime istersen sor, herkes bilir Arkadi’yi. Ama bütün bu jurnaller… kayıtlar… sorgular… Nedir bunlar, ha?”

“Amca, siz kimsiniz? Ne işle meşguldünüz?” diye sordu Lyonya Tumanski. Sıkılmış, yanımıza gelmişti. On altı yaşında bir delikanlıydı.

“Ne işle mi meşguldüm?” Dzidziyevski havayı yakalayarak kalın parmaklarını açtı. “Burjuvaları tepeliyordum.”

“Ama şimdi, demek ki, kendiniz…”

“Evet, gördüğün gibi.”

“Üzülmeyin, amca” dedi Lyonya. “Her şey düzelecek. Yakında sona erecek.”

Hapishane Lyonya’nın gözünü açmıştı. Moskova Oblastı Tumski bölgesinden on altı yaşındaki okuması yazması olmayan köylü çocuğu, Çehov’un Baltalayıcı‘sı ile aynı suçtan yargılanıyordu:  Lyonya oltasına kurşun ağırlık olsun diye tren raylarından somun sökmüştü ve tıpkı Çehov’un kahramanı gibi işi “düşünerek yapmış”, hepsini çıkarmak yerine bir tane sökmüştü. [1]

[1] 1885 tarihli öykünün orijinal adı Zloumışlennik. 1952 tarihli Servet Lunel çevirisini okumak için tıklayın: 1, 2, 3

Şimdi onu tehdit eden sıradan bir madde değildi. Soruşturmacı, halk düşmanlarını ortaya çıkarmada meslektaşlarından geri kalmak istemiyordu. Lyonya’ya  iliştirmişler, bununla da yetinmeyip yurt dışı veya Troçkist bağlantısını bulmaya çalışıyorlardı.

Lyonya’nın şansı, içeri yılın ilk yarısında girmesiydi. 1937 yılının ikinci yarısında ondan ne isterlerse onu çıkarabilirlerdi. İngiliz ajanı, Troçkist istihbaratının bir üyesi. Belki de çıkarmazlardı.

Hapishanede pek çok konuda tartışmalar oluyordu. Aron Kogan’ın şöyle bir teori geliştirdiğini hatırlıyorum: Sosyal bir grup olarak işçi sınıfı, tereddüt eden, istikrarsız, ve gereksiz bir esnekliğe sahip toplumsal bir tabaka olan entelijensiyadan hiç kuşkusuz daha katıdır. Ancak bu tabakanın tekil bir temsilcisi, yani tek bir aydın ruhsal gücü ve ahlaki nitelikleri sayesinde büyük bir kahramanlık göstermeye işçi sınıfının tekil bir temsilcisinden daha yatkındır.

Buna itiraz ettim ve şöyle dedim: Gözlemlerime göre ne yazık ki aydınlar kamplarda sıkı bir duruş sergileyemiyor. 1938 yılı, ruhsal açıdan güçlü aydınlarla tartışmalarda çok daha kuvvetli bir argüman olan sopanın devreye girdiğini gösterdi. Gündelik hayatında kamp yaşamına daha yakın duran ve duyguların inceliği konusunda aydınların üstünlüğünü kabul eden işçi ve köylü direnmeye daha yatkındır. Ama bunun da bir sınırı vardır.

Hapishane yemeği gibisini Lyonya rüyasında bile görmemişti. Dersleri dinledi, okumasını ve basılı harfleri çizmesini öğrendi. Lyonya soruşturmanın sonsuza kadar sürmesini istiyordu, böylece açlığın pençesindeki köyüne dönmek zorunda kalmayacaktı. Lyonya, sağlıksız hapishane kilosu dediğimiz şekilde şişmanladı, cildi beyazlaştı, yanakları sarktı. Porsiyonla ilgili uyarıları hiçbir şekilde dinlemek istemiyordu.

Karşımda Melik-Yolkviyan yatıyordu. Kaç yaşında olduğu belli olmayan, uyumlu doğulu bir adamdı. Eğitimli ve kibardı. Buhara’nın tarihçisi olarak biliniyordu. Ama aslında büyüklerden birinin aile dostuydu. Tam olarak kimin bilinmiyordu. Bir keresinde şöyle bir olay oldu. Orjonikidze öldüğünde (koğuşta hiç kimse intihar ettiğini düşünmemişti), uzun süre, yaklaşık iki hafta yerine yeni biri atanmamıştı. 68. koğuşta tartışmalar bahis görünümünü almıştı. Birkaç isim telaffuz edildi. Melik birden şöyle dedi:

“Hepiniz yanılıyorsunuz. Valerian İvanoviç Mejlauk atanacak. Bir süre çalışır, sonra da görevden alınır. Stalin Molotov’a şöyle der: Bu senin adayın, seni son kez dinliyorum.”

Hapishaneye taze haberlerle yeni biri geldi: Mejlauk atanmıştı.

Politika dersinde öğretmen, tren makinisti Vasya Javoronkov’a sorar: “Sovyet iktidarı olmasaydı ne yapardınız, Yoldaş Javoronkov?”

Javoronkov safça:

“Kendi lokomotifimde çalışırdım,” der.

Bütün bunlar suçlama için malzeme oldu. Sinyakov diye biri vardı. Partinin Moskova komitesi kadro bölümü çalışanıydı. Dilekçe verme günü kâğıda bir şeyler yazmış ve bana göstermişti. Dilekçesi şu sözlerle başlıyordu: “Kendimi Sovyet iktidarında hâlâ yasaların var oluşuyla avutuyorum.”

Sinyakov’un yanında Valka Falkovski yatıyordu. Karşıdevrimci ajitasyon yapmakla (58. madde 11. fıkra) suçlanan Moskovalı genç bir öğrenciydi. Ajitasyon malzemesi nişanlısına yazdığı mektuplardı. Nişanlısı da mektupları cevapsız bırakmadığı için 11. fıkra uygulanmış ve ikisi birlikte “örgüt” olarak değerlendirilmişti.

Falkovski’nin yanında Moisey Vıgon yatıyordu. Moskova telsiz enstitüsü öğrencisiydi. Komsomoldu. Moskanal’a düzenlenen bir gezide yoldaşlarının dikkatini, sosyalizmin bu meşhur yapısını inşa eden tutukluların bitkin hâline çekmişti. Geziden kısa bir süre sonra tutuklandı. Uzun süre sorguya çağırmadılar. Görünüşe göre Vıgon’un sorgucusu, uzun süreli yorgunluğu enerjik bir baskıya tercih eden ekoldendi.

Vıgon etrafındakileri dikkatle inceledi, durumları hakkında sorular sordu ve Stalin’e mektup yazdı. Mektupta kendisinin, yani Komsomol Vıgon’un NKVD’nin sorgu hücrelerinde neler döndüğünü partinin önderine bildirmeyi borç saydığından bahsetti. Burada birilerinin kötücül iradesi hüküm sürüyordu, ağır bir hata yapılmaktaydı. Vıgon soyadlarını, örnekleri sıraladı. Kendi davası hakkında bir şey yazmadı. Bir ay sonra Vıgon’u koridora çağırdılar ve dilekçesinin yüksek savcı Vişinski tarafından inceleneceğine dair bir şeyler imzalattılar. Bir ay sonra Vıgon Vişinski’nin mesajını okudu: Vıgon’ın dilekçesi o zamanın Moskova savcısı Filippov tarafından incelenecekti. Bir ay kadar sonra Vıgon, Özel Toplantı oturum protokol kâğıdını aldı, yanına da hüküm iliştirilmişti: Sovyet karşıtı ajitasyon yüzünden üç yıl kamp cezası. Vıgon Kolıma’da Partizan madeninde yanımdaydı. Cezasını 1940’ta tamamladı ve serbest bırakıldı ve çalışmak için Kolıma’da kaldı. Vardiya, araç-gereç, kısım müdürü oldu… Sonra onu bir daha hiç görmedim. [2]

[2] Moisey Vıgon bugün hâlâ hayattadır. Çocuklarından biri üniversitede hocamdır. Vıgon başına gelenleri ve sonrasını çocuklarının da yardımıyla yazıya dökerek iki binli yıllarda kitap hâlinde yayımladı. Kitapta kanal inşaatı ziyareti detaylı olarak anlatılmakta.

Andreyev 67. koğuştan benden önce ayrıldı. Sonsuza dek vedalaştık. Aleksandr Georgiyeviç beni kucaklarken gülümseyerek şöyle dedi:

“Bakın size ne diyeceğim. Siz hapishanede yatmayı biliyorsunuz.”

Politik Sürgünler Derneği eski genel sekreterinden geldiğini düşünürsek bu hayatımda aldığım en iyi övgüydü. Bu övgüyle hep gurur duydum, şu anda da duyuyorum.

(devam edecek)

Reklamlar