1. bölüm

Kütüphanede çok sayıda bilimsel içerikli ve kendi kendine öğrenme türü kitap bulunuyordu. Koğuşumuzun “kitap komisyonu” dersler için epey bir malzeme seçerdi. Kütüphanenin kurallarına göre bir kitap on günlüğüne alınabiliyordu. Koğuşta altmış ila seksen arası insan vardı. Elbette seksen kitabın on günde okunup bitirilmesine imkân yoktu. Pratikte kitap sayısı sınırlıydı. İnsanlar dil çalışırdı. Arzu edenler ise sadece okurdu. Gündüz programına göre sabah saatleri (kahvaltıdan öğle yemeğine kadar) bu tip derslere ayrılırdı. Gezintiler de genelde tam da bu saatlere rastlardı. Kum saatine göre on beş dakika. Girişin yanındaki bir tuğla çıkıntısına yaslanmış kum saatlerini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar henüz tıptan anlamıyordum, tıbbi cihazlar hakkında hiçbir fikrim yoktu ve insanlık tarihinin en eski saatlerini bu tip gezintiler için hapishane yönetiminin sipariş ettiğini düşünüyordum.

1929’da tutuklulardan biri şişelerden karmaşık bir su saati sistemi kurmuştu. O zamanlar düzen daha yumuşaktı, koğuşlar şimdiki gibi tıka basa dolu değildi. Hapishane idaresi büyük “su saati” düzeneğine göz yummuştu. O günlerde Butırka’nın başında meşhur Adamson vardı. 1937’de Adamson’un yerini NKVD’nin cezaevleri bölümü eski yöneticisi, kızıl bıyıklı Popov aldı. Sonradan kurşuna dizildiğini duyduk.

Öğle yemeği sonrası her zaman “derslere” ayrılırdı. İsteyen herkes diğerlerinin ilginç bulacağını düşündüğü bir şeyi anlatmakta özgürdü. Tarihçi, pedagog ve bilim insanlarına ise kürsü her zaman açıktı. Ama Dneprostroy’da [1] bulunmuş sıradan bir tesisatçının da eğer kafasını toparlayabilirse anlatacak çok şeyi olabilirdi. Savyolovskoye deposunun neşeli makinisti Vasya Javoronkov lokomotiflerden, kendi işinden bahsederdi mesela, ki herkes bunu ilginç bulurdu.

Koğuş sorumlusu yeni gelen herkesle “ders” konuları üzerine usul usul bazı görüşmeler yapardı. Genelde ilk başta sert bir red cevabı alırdı. Zira tutuklanın getirdiği ruhsal şok insana pek bir ağır gelirdi. Ama yeni gelen sonradan “ortama alışır”, buna benzer birkaç “dersi” izler ve nihayetinde katılmak istediğini belirtirdi. Bunun anlamı çok büyüktü. Demek ki sinirler toparlanmış ve en zoru geride kalmıştır. Kişi az biraz insana benzemeye başlamıştır.

Bir MTS’nin [2] politik biriminin başında bulunan Gudkov, Lenin ve Troçki’nin seslerinin kayıtlı olduğu bir plak bulundurmaktan tutuklanmıştı. Eskiden çok popülerdi bu plaklar. Gudkov böyle bir şey yüzünden insanların yargılanabileceği ve sürgün cezası alabileceğine inanmıyordu. Butırka’da etrafındaki herkese  Sovyet iktidarına karşı savaşan düşmanlar gözüyle bakıyordu.

Ancak günler günleri kovaladı. Gudkov’un yanındakiler de tıpkı onun gibi masum insanlardı. Seksen kişiden hiçbiri Gudkov’un yüzüne onun hissettiğine benzer bir şey söylemedi.

Gudkov “kombedlerin” ve hatta “kitap komisyonunun” aktif bir katılımcısı oldu. İki kere ders anlatmak için kürsüye çıktı, gülümsedi, gözlüklerini silerek ilk günlerde gösterdiği güvensizlikten ötürü özür diledi.

Bazen “hocalar” profesyoneller arasından çıkardı. Böyle akşamlar keyfimize diyecek olmazdı. Yirmili yılların sonunda üniversiteden tanıdığım eski matematik-fizik fakültesi mezunu, şimdi Jukovski Hava Harp Akademisi’nde doçent olarak çalışan Aron Kogan birkaç akşam üst üste “İnsanların Dünya’nın etrafını nasıl ölçtüğü” üzerine bir sunum yapmıştı.

Ay ve Dünya’yı temsilen yuvarlatılmış ekmekten yapılan kürecikleri incecik titrek parmaklarıyla tutmuştu. Uzamış tırnakları lambanın ışığı altında parlamıştı.

Stalin’in daha yirmili yılların ortasında müebbet sürgüne yolladığı eski sekreteri Varya Kasparova’nın oğlu Georпi Kasparov ise Napolyon’un hikâyesini anlatmıştı.

Cortes’in Meksika seferi, dünya satranç şampiyonaları, O’Henry’nin biyografisi ve sanatı, Puşkin’in hayatı gibi konular anlattığı hikâyelere eşilk ederdi.

Nadiren, mesela ayda bir kere “konserler” düzenlenirdi. Kasparov şiir okur, uzun mesafe kaptanı Şnayder hapishane bardaklarıyla jonklörlük yapardı. Kaptan Şnayder’e 1939 yılının Ocak ayında Magadan sürgününde tifo karantinası sırasında bir kez daha rastladım. Adi suçlulara hizmet ediyordu. Sigara içmek istediklerinde “ateş” koşturuyor, geceleri topuklarını kaşıyordu. Kırlaşmış saçları kirliydi ve kısa kesilmişti. Onunla konuşmaya çalıştım ancak belli ki her şeyi unutmuştu ve “ateşi” geciktirmekten korkuyordu.

“Dersler” öğle yemeğinden akşam yemeğine kadar sürüyor, akşam yemeğinden ve saat ondaki ikinci ve son kişisel bakım seansı ve yat borusundan sonrası her zaman “günlük haberlere” ayrılıyordu.

Yeni gelen (neredeyse her gün yeni birileri geliyordu) dışarıda olup bitenleri, gazeteden okudukları ve oradan buradan duyduklarını anlatıyordu.

Elbette bütün tutuklular “ders” anlatmıyordu. Ama koğuşa yeni gelen istisnasız herkes haber anlatıyordu. Yeni gelen yoksa akşam serbest sayılıyor ve birileri sesli kitap okuyordu.

Hapishanede her şeyin kendine göre bir yolu vardır. Mesela sorguda nasıl direnilir? Bu noktada herhangi bir tavsiyenin yararı olur mu? 1937’nin ilk yarısıydı. Sovyet hapishanelerinin ve cezaların “çocuk işi” olduğu dönem (beş yıl!). Henüz “3 numaralı” sorgu türü uygulamaya konulmamıştı.

Ruhu dinç tutmak, kuvvetlendirmek için nasıl bir tavsiyede bulunmalı? Şurası açıktı ki, bu işte kitaplardan medet ummanın bir faydası yoktu. Kendinden, gözlerinle gördüklerinden bahsetmek gerekti.

Ben de öyle yapıyordum.

1929’da Kuzey Ural Vişera’daki dördüncü SLON birimine doğru ilk tutukluluk “güzergâhımı” yürürken, tutukluların hapishanede iyice beyazlaşmış yüzlerinin Nisan güneşi altında kabarana kadar yandığını görmüştüm. Ağzımız masmavi olmuştu. “Kapkara yüzlerde çarpılıyor mavi ağızlar” [3] Yanımızda Pyotr Zayats adında biri vardı. Mezhep davasından yargılanmış ama kendi deyimiyle “ejderhalara” boyun eğmemişti. Eskortlar Zayats’ı sabah, öğle, akşam demeden her kontrol sırasında dövüyor, ayaklarının altına alıp tekmeliyordu.

İkinci gece, dinlenmek için durduğumuzda öne çıktım ve konvoy lideri başgardiyan Şerbakov’a “Sovyet iktidarının temsilcisi bu şekilde davranmamalıdır,” dedim ve kendisini idareye şikayet edeceğimi söyledim.

Kimse bir şey demedi. Yürüyüş kolu yola koyuldu. Akşam güzergâha ait izbenin buz tutmuş kil zemini üzerine yayılmış samanların üzerine sıcaktan ve sıkışıklıktan bunalıp üstümüzde ne varsa çıkararak yan yana uzandığımız sırada bir eskort beni dürttü.

“Çık.”

“Önce giyineyim.”

“Hayır. Böyle çık.”

Yalınayak ve çıplak bir vaziyette tüfekli iki eskortun arasında ne kadar dikildim bilmiyorum.

“Şimdi geri dön.”

İzbeye girdim. Titreme sabaha kadar iflahımı söktü. Konvoy kampa geldiğinde şikayette bulunmadım. Zayats’la birkaç ay sonra tekrar karşılaştık. Avurtları çökmüş, göz çukurları derinleşmiş, kolları çöp gibi olmuş kendinden emin olmayan tavırlar sergiliyordu. Yediği dayaklar ve açlık onu yavaş yavaş öldürüyordu.

Bütün bunlar çok eskidendi. Ama durum daha iyiye gitmedi.

O zamanlar iki tür soruşturmacı ekolü olduğunu düşünürdük: Birinci ekole mensup olanlar tutuklunun hiç vakit kaybetmeden sorguya alınması,  ardı arkası kesilmeyen tehditler ve suçlamalarla dolu uzun bir sorguyla sersemletilmesi ve kafasının karıştırılması taraftarıydı.

İkinci ekol başka bir bakış açısına sahipti.

Buna göre tutuklu hapishaneye konulmalı ve olabildiğince uzun süre sorguya çağrılmamalıydı. Böylece iradesi zayıflayacak, hapishane onu çözecekti. Beklemek bir işkenceye dönüşecekti. Bu sırada gerekli belgeler, “insan doğası çalışmalarına” dair türlü türlü malzemeler hazırlanabilirdi. Diğer ekol “Hayır” diyordu. “Tutuklu hapishanede kaçınılmaz olarak başka insanlarla bir araya gelir, onlar tutuklunun iradesini sağlamlaştırır, bunun sonucunda karşımıza daha güçlü çıkar. Yemeği hızla ve sıcağı sıcağına hazırlamak daha iyidir.”

1937’nin ortalarından itibaren soruşturma tekniğinde Porfiri Petroviç’in [2] mirasçılarının çocuksu numaralarından çok daha etkili şeyler olduğu anlaşıldı.

Stalin döneminde bütün hukuk sisteminin kilit taşı zanlının itirafı idi.

İtirafı almaksa son derece kolaydı. Bu dönemde “üç numaralı yöntem”, yani işkence devreye girdi.  Bu şekilde herkesle başa çıkmak mümkün oldu. %100 çalışan bir yöntem. Tıpkı penisilin gibi.

Ama henüz 1937 ilkbaharıydı.

(devamı)

[1] Lenin nişanı sahibi hidroelektrik santral ve inşaat işletmesi.

[2] Kolhozlarda kullanılan tarım araçlarını temin eden devlet işletmesi. Rusça makine traktör istasyonu kelimelerinin baş harflerinden.

[3] Sergey Yesenin’in bir şiirinden.

[4] Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” romanındaki müfettiş.

Reklamlar