Varlam Şalamov (1907-1982)
Varlam Şalamov (1907-1982)

Varlam Şalamov üzerine bir şeyler yazma önerisi stalker-21 blogunun sahibi arkadaşımdan geldi. Arkadaşım batı dillerinde iyi bilinen bir yazar olan Şalamov’un Türkçede hiç olmayışına hayıflanıyor ve yazarın en ünlü eseri olan Kolıma Hikâyeleri‘ne işaret ediyordu. Hakkı vardı. Şalamov 1950’lerin ikinci yarısından itibaren Sovyet Rusya’nın acı “kamp gerçeğini” Soljenitsinle beraber edebiyat alanında çarpıcı bir biçimde dile getiren yazarların başında geliyor. Üstünde kalem oynatmaya değeceği kesin. Bu düşünceden hareketle Varlam Şalamov’un hayatı ve eserleri hakkında kısaca bir şeyler söyleyip küçük bir de çeviri yapmaya karar verdim.

Varlam Şalamov 1907’de Vologda’da doğdu. Babası din adamıydı ancak Şalamov seküler bir dünya görüşü benimsedi. 1923’de liseyi bitirdi. Sonraki yıllarda Moskova’da bir deri fabrikasında işçi olarak çalıştı. 1926’da MGU’da Sovyet hukuku bölümüne girdi. Ne var ki, üniversiteyi bitiremedi. 1929’da  “Lenin’in Vasiyeti” olarak bilinen metnin dağıtımına katılmak suçlamasıyla tutuklandı. 3 yıl hapis cezası aldı. 1932’de Moskova’ya geri döndü. Çeşitli dergilerde çalıştı. 1936’da ilk hikâyesi “Doktor Austino’nun Üç Ölümü” yayınlandı. 1937’de tekrar tutuklandı. Bu kez 5 yıl kamp cezası aldı ve sonradan “bir yeryüzü cehennemi” olarak tanımlayacağı Kolıma’ya sürüldü. 1943’te kampta bir konuşma sırasında “İvan Bunin bir Rus klasiğidir” dediği için cezasına bir 10 yıl daha eklendi. Mucizevi bir şekilde Kolıma’dan sağ çıkmayı başardı. Toplamda 17 yıl hapis yattıktan sonra 1951’de serbest kaldı. 1956’da itibarı iade edildi ve Moskova’ya dönmesine izin verildi. Kamplarda sağlığını yitiren Şalamov “engelli” belgesi aldı. Kendini tümüyle edebiyata verdi. 1961’de ilk şiir kitabını çıkardı. 1954-1973 yılları arasında “Kolıma Hikâyeleri” adı altında toplayacağı hikâyeleri yazdı. Kitabın ilk baskısı 1978’de Londra’da yapıldı. Sağlığı iyice kötüleşen Şalamov 1979’da engelliler ve yaşlılar evine yerleştirildi. 1982’de görme ve duyma yetisini tümden kaybeden yazar zorla başka bir bölüme yerleştirildi. Bu taşınmanın yükünü kaldıramadı ve kısa bir süre sonra hayata gözlerini yumdu. “Kolıma Hikâyeleri” Rusya’da ancak yazarın ölümünden sonra 1980’lerin sonunda basılabildi.

“Kolıma Hikâyeleri” kamp yaşamının vahşiliği, gaddarlığı ve acımasızlığı konuları etrafında örülmüştür. Şalamov için Kolıma bir çeşit “anti-dünyadır”. Yazar hikâyelerde  ayrıntılara ve gerçek hayattan alınma anlatılara özellikle yer verir. Mücadelesi belleksizlikledir.

Kamptaki gündelik hayatın insan ruhu üzerindeki etkisi Şalamov için önemlidir. Ancak bu konuda karamsardır:

“Kamp her yönüyle olumsuz bir yaşam okuludur. Hiç kimse sonraki hayatına oradan yararlı ve gerekli bir şeyi taşıyamaz. Ne tutuklular, ne idareciler, ne güvenlik görevlileri, ne mühendisler, jeologlar, doktorlar gibi gayrıihtiyari şahitler, ne amirler, ne de memurlar… Orada insanın bilmemesi ve görmemesi gereken, eğer bir şekilde gördüyse ölsün daha iyi diyebileceğimiz çok şey var.” (“Kızıl Haç” hikâyesinden)

Varlam Şalamov’u modern Rus edebiyatının önemli bir parçası yapan “Kolıma Hikâyeleri” derlemesi Türkçeye çevrilmeyi hak ediyor. Değeri ancak bir bütün olarak okunduğunda kavranabilecek bu eserden bir parça çevirmek yerine daha kompakt bir metin seçmeyi uygun buldum.

Aşağıda ilk kısmını okuyacağınız “Butırka Hapishanesi” başlıklı parça Şalamov’un “Vişera. Antiroman” adlı kitabından. Roman 1970’li yıllara tarihleniyor, ancak kitabın kapanış bölümünü oluşturan bu parça 1961’de yazılmış. Şalamov, burada Kolıma’ya gönderilmeden önce 1937’de Moskova’nın meşhur hapishanesi Butırka’da geçirdiği günleri anlatıyor. Bu bakımdan Kolıma’ya giden yolun başlangıcı olarak da okunabilir.

Çeviri için bu parçayı seçmemin birkaç sebebi var:

Dünyanın her yerinde bir toplumun niteliklerine dair en sağlıklı bilginin alınabileceği yerlerden biri hapishaneler olsa gerek. Kurulduğu günden bu yana önce Rus İmparatorluğu, ardından Sovyetler Birliği ve şimdi de Rusya Federasyonu’na hizmet veren Butırka Hapishanesi’nin 1937 yılına ait bu kesitinin Sovyet zeitgeistini anlayabilmek için çok iyi ipuçları barındırdığı kanısındayım. Butırka’ya yolu düşenlerin kimliği, tutuklanma sebepleri, baskı ve şiddet dozajında 1937’nin ilk yarısı ve ikinci yarısı arasındaki farklar gibi unsurların okuma sırasında dikkatli gözlerden kaçmayacağını tahmin ediyorum.

“Butırka Hapishanesi”nde ayrıca zaman zaman 1917’nin devrimcilerine rastlayacağız. Konunun meraklıları açısından metni ilginç kılan unsurlardan biri de bu. 1917’nin anılarıyla 1937 şaşkınlığı ve dehşetinin nasıl iç içe geçtiğini göreceğiz.

Beni bu metne yaklaştıran başka bir unsur da içinde bugün şahsen ilişkide olduğum insanların anne ve babalarının adlarının geçmesi. Mihail Vıgon bunlardan biri. 1937’de tutuklanan ve Şalamov’la aynı koğuşu paylaşan o günlerin genç komünisti bugün hâlâ hayatta.  Çocuklarından biri üniversitede hocam.

Sorgu, hapishane ve direniş temalı kitaplar Türkiye solunun edebiyatla ilişkisinin vazgeçilmezleri arasında olmuştur hep. Themos Kornaros, Henri Alleg, Perikles Korovesis, Nguyen Duc Thuan’ın kitapları ve onların yerli muadilleri ilk aklıma gelenler. Sol, hiçbir zaman Soljenitsin’i bu kanonun içerisine almadı. Bunun sebepleri tartışılabilir. Ancak Soljenitsin bir tarafa, “Butırka Hapishanesi” okunduğunda, Türkiyeli anlatıcıların hikâyeleriyle Şalamov’unkilerin birçok yerde örtüştüğü görülecektir. Bu fark etme anı akıldan imtina etmeyenler için aynı zamanda oturup enine boyuna düşünme anı da olsa gerek.

Hem okunma, hem de çevirme kolaylığı açısından metni birkaç parçaya böldüm. Serinin beş veya altı postta tamamlanacağını tahmin ediyorum.

İyi okumalar.

Mustafa Yılmaz, 25 Şubat 2012, Moskova.

BUTIRKA HAPİSHANESİ

Varlam Şalamov

Çarlık zamanının devrimcileriyle tanışma fırsatım olmuştu bir keresinde. Bir tespitleri hâlâ aklımdadır.

“Tutuklamayla birlikte içsel bir rahatlama yaşanır,” diyordu pek çok devrimci. “Huzursuzluk, kaygı ve gerilimin yerini belirsizliğin ortadan kalkmasından, önünü açıkça görmekten ileri gelen gizli bir sevinç alır. Her ne kadar insanın önünde daha sorgu, hüküm ve sürgün olsa da, hapishanede ruhsal açıdan dinlenmek, güç toplamak ve buna ihtiyaç duyan başkalarına güç vermek mümkündür.”

“Peki ya kitaplar?” dedi genç polis. “Çok kitap vardı.”

Daha yaşlı olanı aldırmaz bir ses tonuyla:

“Evet, sıra sıra dizmiş hepsini.”

İşte bu hiç hoşuma gitmemişti. Demek ki, evimde yapılan arama formaliteden ibaretti. Tutuklanma kararım önceden verilmiş olmalıydı. Uyandırmamaya gayret ederek bir buçuk yaşındaki kızımla vedalaştım. Ardından kayınpederim ve kayınvalidemle vedalaştım. Bu onları son görüşümdü. Son olarak da karımla vedalaştım.

Bilindik bir güzergâh üzerinden yola koyulduk: Önce “Devrimci Yasallık Bölümü”ne. O zamanlar NKVD’nin semt birimlerinin işte böyle cafcaflı bir adı vardı. Oradan bir “kuzgunun” içinde “Lubyanka № 14”e, yani Moskova komutanlığı binasının tutuklu girişine, ya da hâlâ kullanılmakta olan adıyla “köpekliğe”. Sabah erkenden de yine bir “kuzgunun” içinde bütün şehri geçip Butırka Hapishanesi’ne.

Butırka “Garı”nda hiçbir şey değişmemişti. Sadece “köpekliğin” penceresiz sağır duvarları yeşil camdan fayanslarla kaplanmıştı. Galiba eskiden böyle değildi. Önceki sefer beni merdivenleri ve katlarıyla dev bir buharlı gemiye benzeyen erkekler tecrit binasına getirmişlerdi. ETB’ye iki kapılı büyük bir demir kafesin içinde geçerek giriliyordu. Kafesin köşesinde üç kilitle kapatılmış, giriş kapısına doğrultulmuş bir tüfek tutan bir nöbetçinin oturduğu öncekinden daha küçük bir kafes daha vardı. Her şey çok romantikti.

Dezenfeksiyon, kayıt ve parmak izi gibi prosedürlerin ardından bu sefer beni doğrudan koğuşların olduğu bölümdeki on dokuzuncu koridora getirdiler ve 67 numaralı koğuşun önünde durdurdular. Nöbetçi kapıyı açtı. Hapishane alacakaranlığına, ter ve lizol kokusunun içine doğru adım attım.

Bu koğuşlar 25 kişilik olmalıydı. Ancak ilk bakışta içerde bundan çok daha fazla insan olduğunu gördüm. Ranzaların üstü tümüyle ahşap plakalarla kaplanmıştı.

Koğuşlarda tuvalet tenekesi her zaman eşiktedir. İşte tam burada durdum ve bana doğru hareketlenen adama sordum:

“Koğuş sorumlusu kim?”

Adam pencereden gelen ışıkla arama girerek önümde dikildi.

“Ben Druyan. Sergey Druyan. Torf mühendisiyim. Daha önce yattın mı içerde?”

“Evet. 1929’da.”

Druyan sinirli ve hırıltılı bir kahkaha patlattı.

“Beş yıl alırsın! KRTD’den.” [1]

“Her şey mümkün tabii.”

“Şimdilik helanın yanında yat. Yarın bir yer ayarlarız. O zaman bizim çocuklara da bir şeyler anlatırsın belki.”

Dışarının taze haberlerini kastediyordu. Bu sohbete çoktan hazırlıklıydım.

“Yarını beklemeye gerek yok. Şimdi de anlatabilirim.”

“Yaşa. Anlat bakalım.”

Odanın ortasındaki tahta duvar yataklarından birine oturdum, duyduklarımı, bildiklerimi ve gördüklerimi anlattım. Gazete haberlerini aktardım.

Soruşturması devam edenlerin kaldığı koğuştan sorumlu olan kişinin görevleri kolay değildir. Seçimle işbaşına gelir. Yetkileri, gücü sınırlıdır. Koğuşun temizliğini, yemek dağıtımını, hapishane kantininden alışverişi düzene koymalıdır. Heyecanlı tartışmaların gürültü patırtısının hapishane yönetimiyle sorun yaratacak eşiği aşmamasına dikkat etmek, hapishanede ne serbest ne yasak bilmek, herhangi birine neyin serbest, neyin yasak olduğunu gösterebilme becerisine sahip olmak onun işidir. Koğuştaki yer dağıtımını sorumlu yapar, zira basit sıralama her zaman en doğru seçenek olmayabilir. Yeni gelen yaşlı, bir yer için sıra bekleyen kişi ise genç diyelim. Delikanlı biraz daha beklemek zorunda kalabilir. En iyi yerler pencere kenarıdır. En kötüleri hela, kapı yanı. Sıranın ucu helanın yanındadır. Koğuşu o gün kimin temizlemesi gerektiğini sorumlu söyler. Bir şey karşılığında nöbetin yakın arkadaşlara devredilmesine izin vermez. Birisi hastalanınca doktoru ve kumandanı çağırır. Hapishane idaresiyle yapılan bütün görüşmeler koğuş sorumlusu üzerinden yürür. Sıra usulüyle hapishanede eğlenmek ve eğitim görmek mümkündür. Sorumlu bütün bu işlere aktif biçimde dahil olur. Günlük derslerin listesini ve konularını aklında tutar. Herkesin ilgisini çekecek bir “repertuvar” oluşturmasını bilmelidir. Son olarak sorumlu meşhur “kombedleri”[2], yani gizli yardımlaşma kasasını ve eldekilerin yoksun olanlar arasında dağıtımını yönetir.

İnsanlar yirmi dört saat boyunca bir aradadır. Bambaşka insanlar. Her birinin sinir sistemi farklıdır. Koğuş sorumlusu çatışmaları önceden görebilmelidir. Çünkü bu hastalıklı, bulaşıcı şey zincirleme reaksiyon şeklinde yayılır.

Ancak hapishane sorumlusunun işleri arasında en önemlileri bunlar değildir. Asıl önemlisi, sırtlarına yedikleri haince darbelerin sonucunda sesi soluğu kesilen, kendini kaybolmuş hisseden suçsuz insanları desteklemeli, onlara tavsiyelerde bulunmalı, davranışlarıyla örnek olmalıdır. Ruhlarını teskin ve tahkim edebilmeli, gerektiğinde de içinde bulundukları ilüzyonları darmadağın etmesini bilmelidir. Gerçeği açığa çıkarmayı ve zayıfların ruhunu güçlendirmeyi becerebilmelidir. Sorumlu örnekler, hikâyeler ve kendi davranışları üzerinden tutukluların, soruşturma altındakilerin ruhsal güçlerini tahkim etmeli, sorgu sırasında dayanmalarına yardımcı tavsiyelerde bulunmalı, yeni gelenlere hapishanenin sadece korku ve dehşetten ibaret olmadığını, içinde saygıdeğer insanların, belki de zamanının en iyi insanlarının da bulunduğunu öğretmelidir. Zamanı anlamalı ve açıklayabilmelidir.

Seryoja Druyan’ın cezası iki hafta sonra belli oldu. KRTD’den 5 yıl yedi ve sonsuza dek hayatımdan çıkıp gitti.

Başka bir koğuş sorumlusu da Yusupov idi. Yirmi dokuz yaşında bir genç. Eski bir subay, eski bir Basmacı. Bıkmadan usanmadan herkesi hapishanede yabancı dil öğrenmeye zorlardı. “Hapishane yabancı dil öğrenmek için kurulmuştur,” derdi Yusupov, “İnsanı oyalar, zamanı disipline eder, pratik imkânı sağlar. Koğuşta muhakkak ki yabancı dil bilen birileri olur.” Yabancı dil Yusupov’un tutkusuydu. Bir diğer tutkusu ise günlük sakal traşıydı. Kibrit kutusunda saklanan yarım jiletle hem kendisi tıraş olur, hem de isteyenleri tıraş ederdi. Bu da kumandanların sinirlerini zıplatır, yeni aramalara davetiye çıkarırdı. Gizli gizli tıraş olma işi koğuş hayatına canlılık getirirdi. Yönetim gözaltı sürecini hapishanede geçirenleri doğru dürüst tıraş etmezdi. Sakalları banyolarda makineyle “sıfıra” vurulurdu.

1929’dan bu yana hapishane hayatı pek değişmemişti. Moskova’nın, hatta belki de ülkenin, Stalin döneminde yüzbinlerce kütüphanenin arşivlerini sonsuza dek tarihe gömen yakma, yok etme ve el koyma işlemlerine maruz kalmamış tek kütüphanesi olan muazzam Butırka kütüphanesi eskisi gibi tutukluların hizmetindeydi. Yazarların ölümünden sonra icra edilen el koyma ve yok etme işlemleri faşist ateşinin dumanı kokuyordu. Ne var ki, Butırka’nın hapishane kütüphanesine dokunulmamıştı. İles’in “Enternasyonel”i, “Masonun Notları”nı, Bakunin’i, Pilnyak’ın “Sönmeyen ayın hikâyesi”ni, Bulgakov’un “Beyaz Muhafız”ını burada bulmak mümkündü. Mantıklıydı elbette. Burası bir hapishane olduğuna göre herhangi bir kitabın, romanın, şiirin etkisinden korkulmasını gerektiren bir şey yoktu. Buna ekonomik araştırmalar ve felsefe çalışmaları da dahildi. Veya belki de yüksek hapishane yönetiminden filozofların kendilerine göre başka bir gözlemi vardı. Sorgu hapishanesinde tutuklunun çalışabilmesi mümkün değildi. Derli toplu, konsantre çalışma hayalden ibaretti belki de. Herkes büyük bir iştahla okuyor, ardından da her şeyi unutuyordu. Koğuşlarda sanki sadece skleroz hastaları yaşıyordu.

Butırka’da çok okudum, okuduklarımı aklımda tutmaya çalıştım. Bunda da başarılı olduğumu sanıyordum ama şimdi görüyorum ki, ardından yaşadıklarım, Kolıma hafızamdan her şeyi silmiş. Onca şeyden aklımda sadece duyarak ezberlediğim üç şiir kalmış. Biri Tsvetayeva’dan (Roland’ın Boynuzu), ikisi Hodaseviç’ten. Neden sadece şiirleri aklımda tutabildiğimi ise bilmiyorum.

(devamı)

[1] Ru. “Karşı Devrimci Troçkist Faaliyet” kelimelerinin baş harflerinden oluşan kısaltma.

[2] Ru. “Komitet bednotı”. Yoksulluk komitesi.

Reklamlar