Yirminci yüzyılın ilk yarısında Rus edebiyatına damgasını vurmuş her figürün yaşam öyküsü, bu edebiyatı yetmiş-seksen yıllık bir mesafeden ve bambaşka bir dünyadan, bambaşka değer yargılarıyla izleyen biz meraklılar için farklı farklı sürprizler ve deyim yerindeyse tuzaklar barındırıyor.

Mihail Şolohov (1920'ler, 1938 ve 1965)
Mihail Şolohov (1920’ler, 1938 ve 1965)

Eserlerini severek okuduğunuz, ilham aldığınız, edebi yeteneklerine hayranlık duyduğunuz isimlerin başkalarının kaderinde yıkıcı roller oynadığını görünce, bu isimler bazen polis, bazen savcı, bazen cellat, bazen de sadece şaşkın kılığında karşınıza çıkınca, beğeni dünyamızda bir yere oturttuğunuz edebiyat devleri kumdan heykeller gibi yıkılıyor.

Böyle söylerken, herkes adına konuşma ihtiyatsızlığına düşmemekte yarar var. “Ben yazdıklarına bakarım!” deyip eserle yaratıcısı arasına kolaylıkla bir çizgi çekebilenler de vardır ve var olabilmelidir elbette. Edebiyat söz konusu olduğunda yaratıcının yaşadığı dönemin günümüzle arasındaki mesafeye veya coğrafyaya göre de değişebilmektedir durum. Örneğin, edebi mesaisinin önemli bir bölümünü yıllarca Sovyet ıslah ve çalışma kamplarının güzellemesine adayan Maksim Gorki’nin adı, hayatlarının en trajik bölümünü bu kamplarda geçirenler ve onların çocukları tarafından lanetle ve tiksintiyle anılırken, bizde sol hassasiyetlere hitap eden çok daha olumlu çağrışımlara sahiptir.

1965’te Sovyet sansürünü atlatmak maksadıyla eserlerini batıda yayınladıkları için tutuklanan Rus yazarlar Andrey Sinyavski ve Yuli Daniel, sırasıyla 7 ve 5 yıl ıslah ve çalışma kampı cezasına çarptırıldığında, aynı yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Mihail Şolohov’un meslektaşlarına karşı takındığı utanç verici tutumu öğrendiğimde bir edebiyat abidesi daha zihnimde kum gibi dağılıp gitmişti. İktidarın itip kaktığı, ağır cezalara çarptırdığı, tek suçu savaşta esir düşmek olan küçük insanı, tıpkı şefkatli bir anne gibi sarıp kollarına aldığı 1958 tarihli “İnsanın Kaderi” (bkz. Sudba çeloveka) öyküsüyle tanıdığım Şolohov’un, haksız yere hapis cezası alan iki meslektaşı üzerinde devletle bir olup tepinmesine anlam verememiş ve büyük hayal kırıklığına uğramıştım.

Solomon Volkov’un Sabri Gürses çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Büyülü Koro: Lev Tolstoy’dan Aleksandr Soljenitsin’e XX. Yüzyıl Rus Kültür Tarihi” [*] kitabını okurken Sinyavski-Daniel Davası’ndan sonra cezayı az bulan Şolohov’un yaptığı açıklamaya rastladım ve hayal kırıklığımı tekrar hatırladım. Şöyle demiş o günlerde Durgun Don’un yazarı:

Keşke kara vicdanlı bu gençler o unutulmaz yirmili yıllarda, ceza yasasının katı hatlarla belirlenmiş maddelerine aldırmadan ‘devrimci sağduyuya dayanarak’ yargı verilen o yıllarda yakalansalardı, bu kurtadamlar işte o zaman böyle cezalar alamazlardı! Görüyor musunuz, bir de yargının ‘sertliğinden’ bahsediyorlar.

Tüyler ürpertici!

Sinyavski ve Daniel’i, kitaplarını batıda bastıkları ortaya çıktığı anda Lubyanka’nın bir bodrumunda sorgusuz sualsiz kurşuna dizseler adalet ancak yerini bulacaktı, Şolohov’un söylediklerinden bu anlaşılıyor.

Alıntının yer aldığı bu kitabın “Stalin’le Randevu” başlıklı bölümüde bu “savcı yardımcısı” hakkında şöyle bir saptamada bulunuyor Volkov:

“Şolohov hakkındaki görüşlerin çeşitliliği tartışmacı XX. yüzyıl için bile şaşkınlık vericidir.”

Bu durumu, “Büyülü Koro”yla birlikte bizzat tecrübe ettiğimi belirtmeliyim. Zira Volkov’un kitabında Şolohov hakkındaki yargımı sorgulamayı zorunlu kılan ve yukardaki “kara vicdanlı” alıntının tersine etkide bulunan pasajlar da var.

Volkov, Şolohov’un “Durgun Don” eseri üzerindeki intihal tartışmalarını aktardıktan sonra yazarın Sovyet rejimiyle ve bizzat Stalin’le olan ilişkisine dair bazı olgulara ve gözlemlere değiniyor. Bu olgular arasında en dikkat çekeni Rusya’da ilk kez 1997’de yayınlanan Stalin-Şolohov mektuplaşmaları:

Daha otuzuna varmamış olan Şolohov, Stalin’e yazdığı ilk mektupları 1931-1933 yıllarında, zorunlu kolektifleştirmenin yol açtığı bir tarımsal krizin pençesindeyken gönderdi. Yönetim şehirlere yiyecek tedarik etmek için, kolhoz çiftçilerinin elindeki bütün tahıla el koymuştu. Şolohov durumu açıkça, nadir görülen bir samimiyet ve dürüstlükle tasvir ediyordu: “Artık kolhoz çiftçileri ve bağımsız çiftçiler açlık çekiyor; büyüklerle çocukların karnı şişmiş, insanın yememesi gereken şeyleri yiyor, leşlerden meşe kabuklarına, bataklık köklerine dek her şeyi yiyorlar.” Bir başka mektupta şöyle yazıyordu: “Bu çok acı bir şey yoldaş Stalin! Kendi gözünüzle görseniz içiniz kan ağlar.”

 Şolohov köylülerin tahıllarını nereye sakladığını bulmak için başvurulan “iğrenç işkence, dayak ve aşağılama ‘yöntemlerini’” anlatıyor: “Vaşçaevsk kolhozunda, kadınların bacaklarına ve eteklerinin uçlarına gazyağı döktüler, tutuşturdular, sonra da söndürdüler: ‘Bana çukurun yerini söyleyecek misin? Söylemezsen yeniden yakarım bak’ diyerek tehdit ediyorlardı.”

 Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuplarda çok sayıda korkunç işkence, tehdit ve şiddet örneği var; onları deneyimli bir yazar gibi biriktiriyor ve dikkat çekici bir şekilde, yeni kitabında Sovyet yönetimini kınamakla tehdit ederek Stalin’e baskı yapıyor: “Bu malzemeyi Uyandırılmış Toprak’ın son cildinde kullanmak yerine size yazmanın daha doğru olduğuna karar verdim.” (Bunu Stalin’e yazmadan önce dehanızdan emin olmanız gerek; sıradan bir intihalcinin bu kadar cesur olması zordur.)

Bölümün devamında Volkov, Şolohov’un Büyük Terör’ün, Rusların verdiği adla Repressiya’nın en azgın döneminde, 1938 Şubatında Stalin’e yazdığı bir başka mektupta “Mahkumlara uygulanan bu utanç verici işkence sistemine son vermeliyiz,” diye yazması, bunun üzerine yazarın Kremlin’e çağrılması ve bu çağrıya zil zurna sarhoş bir şekilde icabet etmesi, Stalin’le Yejov’un huzurunda son derece manidar, politik fıkralar anlatmaya cüret etmesi gibi ilginç ayrıntılar aktarıyor:

“Vargücüyle koşan bir tavşana neden koştuğunu sormuşlar.
“Bana nal takacaklarından korkuyorum!” demiş.
“Kimse tavşanları nallamaz, develer nallanır” demişler.
“Seni bir yakalayıp nal taksınlar da, ondan sonra kanıtla bakalım deve olmadığını!””

Uyandırılmış Toprak’ta, veya başka bir eserde, Komünist Parti politikasını açıktan veya örtülü bir şekilde kınayan, eleştiren, ya da imalarda bulunan hiçbir satırın Sovyet matbaalarından içeri giremeyeceğini Şolohov çok iyi bilir. Ancak Volkov’un altını çizdiği ölümüne bir cesaret ve acı çekenlerin yanında durma çabası bu mektuplarda apaçık hissediliyor.

1930, 1938, 1958 ve 1965’in Şolohovlarını ayrı ayrı ele alarak bir sonuca varma çabası ilk paragrafta bahsettiğim tuzağın ta kendisi. Öte yandan, bütün bu fotoğrafları aynı albümde arka arkaya dizmek de kendi içinde bir zorluk barındırıyor. Fotoğraflardan biri öfke ve tiksinti uyandırırken, diğeri takdir ve sempati topluyor. İnsan yeni fotoğraflar edinip albümü kalınlaştırdıkça, ister istemez öfke ve sempati gibi duygusal renklerden arınmış,  daha tarafsız ama muhakkak daha soğuk ve daha uzak bir bakış edindiğini hissediyor.

Bugüne kadar elime almadığım Durgun Don’u okuyarak bu bakışı sınamanın tam zamanıdır belki.

Bu yazıda 1960’ların “savcı”sını ele almaya çalıştım, bir sonrakine, kendi adıma sevmemenin de, kızmanın da imkansız olduğu, 1920’lerin “şaşkını” Vladimir Mayakovski’yi yazacağım.

Kitap Notu:

[*] Solomon Volkov’un “Büyülü Koro” kitabını Rusya tarihini ve kültürünü merak eden herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Politik ihtiraslardan, tarihi mitolojilerin çekiciliğinden ve basmakalıp yorumlardan olabildiğince uzak durmaya ve başta yüzyılın “Sezar”ı olmak üzere, herkesin hakkını vermeye çalıştığı her bölümde hissedilen, nitelikli bir incelemenin Türkçeye kazandırılmış olmasını son derece olumlu buluyorum. Ancak blogumun sınırlı sayıdaki okuruna tavsiye ettiğim bir kitabın eksilerine de işaret etmek mecburiyetindeyim.

İlk elli sayfalık bölümünü okuduğum sırada, iki yerde “ters giden bir şeyler” olduğu hissine kapıldım. Bunlardan ilki 22. sayfadaki şu cümleydi:

Çehov’un Moskova’da, Novodeviç Mezarlığı’ndaki cenaze töreni daha da kalabalık oldu, ama orada bulunan Gorki, bir zamanların popüler (ama o dönemin unutulmuş) bir yazarı olan arkadaşı Leonid Andreyev’e yine boğucu bir izlenim aktarıyordu.”

Bu cümledeki terslik “bir zamanların popüler (ama o dönemin unutulmuş) bir yazarı” ifadesinde yatıyor. Çünkü Çehov’un öldüğü 1904 yılında Leonid Andreyev unutulmuş değil, ününün zirvesinde bir yazardı. 1900-1910 Rusya’da deyim yerindeyse Andreyev’in on yılıydı, ki Rus-Japon savaşının felaketlerini işlediği “Kızıl Kahkaha” (1904), Yahuda İskaryot” (1907), Deniz Gezmiş’lerin asıldığı dönemde Türkçeye çevrilen “Yedi Asılmışların Öyküsü” (1908) “ gibi yankı yaratan eserleri tam da bu yılların ürünüydü.

Kitabın Rusça orijinalini edinip “(ama o dönemin unutulmuş)” ifadesinin aslını görünce durum aydınlandı. Solomon Volkov parantez içinde “nınye poçti zabıtomu” (ныне почти забытому), yani “şimdi/şimdilerde neredeyse unutulmuş” ifadesini kullanmıştı. Gerçekten de, Leonid Andreyev’in o dönemde hem anavatanında, hem de diğer ülkelerdeki popülaritesiyle, şimdilerdeki popülaritesini kıyaslamak mümkün değil. Bizde bile 1973’ten bu yana, yani 38 yıldır derlemeler hariç yeni bir Leonid Andreyev çevirisi yapılmamışken, 1920’lerde Muhsin Ertuğrul ve Suat Derviş’in birer Andreyev piyesi çevirdiğini, İstanbul’da bu oyunların sahnelendiğini hatırlatmam yeterli diye düşünüyorum.

İkinci “terslik” ise 41. sayfadaki şu cümleyle ilgili:

““Cinsiyet Sorunu” üzerine yeni çağın önemli bir entelektüel salonunda, yazar ve filozof Dimitri Merejkovski ve karısının Petersburg’taki dairesinde, daha önce adı geçen, bir denizkızının gözlerine sahip kızıl saçlı güzel şaire Zinaida Hippius da konuşuyordu.”

Açıkçası cümleyi okuyunca bir anlığına “Merejkovski Hippius’tan önce başka bir kadınla evliydi de Hippius’la sonradan mı tanıştı?” diye düşünüp ünlü çiftin biyografisini şöyle bir hatırlamaya çalıştım. Çünkü bu cümlede üç farklı kişiden bahsedildiği açık: Merejkovski, karısı ve Hippius.

Yine kitabın orijinaline başvurunca bu “terslik” de aydınlandı. Zira orijinal cümlede üç ayrı kişiden değil, sadece “Merejkovski” ve “karısı Hippius”tan bahsediliyordu. Aynı kelimelerle ifade etmek gerekirse, anlam şu cümleye daha yakındı:

““Cinsiyet Sorunu” üzerine yeni çağın önemli bir entelektüel salonunda, yazar ve filozof Dimitri Merejkovski ve karısının, (yani,) daha önce adı geçen, bir denizkızının gözlerine sahip kızıl saçlı güzel şaire Zinaida Hippius’un Petersburg’taki dairesinde konuşuluyordu.”

Bunlar ne kadar mühim, ne kadar üzerinde durmaya değer hatalar, ne kadar değiller, kestiremiyorum açıkçası. Bir yandan çok önemli, diğer yandan genelin içinde lafını etmeye değmez gibi geliyor. Çoğu insan gibi ben de iğneyi kendine ama çuvaldızı muhakkak başkasına batırma eğiliminde olan biri olabilirim şerhini düşerek faslı kapatıyorum.

11 Kasım 2011, Moskova

Reklamlar