(Andrey Sinyavski’nin “Sovyet Medeniyetinin Temelleri” adlı kitabıyla ilgili detaylı bilgi için bkz. Sovyet Medeniyetinin Temelleri – I)

Andrey Sinyavski’nin Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonraki dönemi ele aldığı “Aydınlar ve İktidar” başlıklı bölümden bir pasajla devam edelim. Yazar pasajı önceleyen kısımda Perestroyka’dan sonra Sovyet aydınlarının Gorbaçov’a verdiği destekten söz eder ve“Ağustos Darbesi ve 1991’de iktidarın Yeltsin’e geçişinden sonra aydınlar neden Gorbaçov’u terk ederek yeni liderin yanında saf tuttu?” diye sorar.

Sinyavski sorunun yanıtını ararken bir de özeleştiride bulunur. Buna göre, aydınların rejimin elinden çektiklerine o kadar odaklanmıştır ki, Rusya’da entelijansiyanın daha önceden de kendini iktidarın kollarına kolayca bıraktığı anlar olduğunu unutmuştur. Örneğin aydınların iktidarı kendi iktidarı gibi gördüğü, iktidarın koridorlarına yakınlaştığı, Stalin’le karşılıklı çay içebildiği zamanlar:

1936’ya dönüyoruz. Tutuklamalar çoktan almış başını yürümüş. Aydınların asli işleri olan düşünme ve analizle uğraşmalarının tam zamanı sanki. Ama hayır. Memnuniyet herkesin gözünü kör etmiş. Bakın Rus aydını Korney Çukovski Stalin’le buluşmalarını günlüğünde nasıl anlatıyor:

“Dünkü plenumda 6 veya 7. sırada oturdum. Dönüp arkama baktım: Boris Pasternak. Yanına gidip onu ön sıralara getirdim… Birden Kaganoviç, Voroşilov, Andreyev, Jdanov ve Stalin beliriyor. Salon karışıyor! Stalin, biraz yorgun, düşünceli ve heybetli. İktidara, güce muazzam bir alışkınlık hissediliyor. Aynı zamanda kadınsı, yumuşak bir şeyler de var. Arkama bakıyorum: Herkesin yüzünde bir aşk, bir şefkat, bir ruhanilik, bir gülümseme. Onu görmek, sadece görmek bile hepimiz için mutluluktu… Her hareketinde bir yücelik buluyorduk. Bu tip hisler besleyebileceğimi hiç bilmezdim.

“Pasternak bana sürekli onunla ilgili hayranlık bildiren kelimeler fısıldıyordu… Eve Pasternak’la birlikte döndük, resmen mutluluktan sarhoş olmuştuk…”

Bir aydın için ne kadar da tuhaf kelimeler ve hisler: İktidarın yüzüne bakmaktan ötürü mutluluktan sarhoş olmak…

Eski gazeteleri hep sevmişimdir. Özellikle eski gazeteleri. Çünkü Stalin, Kruşçev ve Brejnev döneminin basını bile, o günlerde ne kadar okurlarını kandırmaya çalışmış olursa olsun, birkaç yıl sonrasında fevkalade birer bilgi kaynağına dönüşmüştür. Tıpkı konyak gibi, gazetelerin de tadı yıllandıkça yerine gelir…

Bundan birkaç yıl önce, 1937 yılıyla ilgili eski gazetelerden topladığımız materyallerle bir kolaj oluşturmuş ve o günlerde kimlerin ne hallere düştüğünü kederle fark etmiştik. Herkes, ama herkes. Düşmanların suretinde yılanın başını ezmek için çağrıda bulunanlar arasında kimler yoktu ki… Yuri Oleşa, Platonov, Zoşçenko, Paolo Yaşvili, Babel, Tınyanov ve daha kimler kimler. Hepsi de bazı karakteristik özelliklere sahip öfkeli makaleler yazmıştı… Hemen yan tarafta ise bol imzalı ortak bildirilerin altında yine Zoşçenko’nun, Tınyanov’un, Paustovski’nin, Pavel Antokolski’nin ve Pasternak’ın imzaları…

Bakın ne yazmışlar. Edebi inzibatların değil, bizim için değerli olan isimlerin yazdıklarını seçtim.

Andrey Platonov: “Sosyalizm ve kötülük. Bir araya gelmesi imkansız iki şey. Şu anda kötülüğün en gaddar biçimi Troçkizmdir. Aramıza sızan bu faşizm virüsü Sovyet halkını tek vuruşta yok etmek için kalbinin en derin yerine ulaşmaya çalıştı.”

Yuri Tınyanov: “Onlar tüm ülkeye, havasını soluyan, toprağında çalışan, şarkılarını söyleyen, şiirlerini okuyan tüm insanlara yabancıdır.”

İsak Babel: “Mahkemenin kararı kesindir ve çürütülemez. Şu anda hükümetimizin haklılığı hiç olmadığı kadar ortadadır. Ve bizim ona olan sadakatimizin hem bir temeli vardır, hem de bu sadakat sonsuzdur.”

(s.394-397)

Sinyavski’nin başvurduğu “bizim için değerli olan isimler” tarifi aslında son derece manidar. Yazarın “değer” kelimesine sadece “edebi” bir anlam yüklemediğini tahmin ediyorum.

Korney Çukovski, kendisi hedef olmamakla birlikte, rejimin ipini çektiği Anna Ahmatova, Mihail Zoşçenko gibi yazarlara popülaritesini kullanarak yardım eden bir sanatçıydı. Nobel Ödülü’nü kazandığı gün Boris Pasternak’ı açıktan tebrik etme cesaretini gösterebilen tek yazardı. Sinyavski sansürden kurtulmak amacıyla eserlerini Sovyet Rusya dışında bastığı için tutuklandığında, onu “halkın ve devletin gözlerine dosdoğru bakamamakla” itham eden Mihail Şolohov’un karşısında duranlardandı.

Andrey Platonov’un 15 yaşındaki oğlu 1930’larda “casusluktan” hüküm giydi ve tutuklandı. Toplama kampında vereme  yakalandı ve o halde tahliye edildi. Oğlunun bakımını bizzat üstlenen Platonov, aynı hastalıktan can verdi. Eski kızıl süvari İsak Babel yukardaki satırları kaleme aldıktan yaklaşık bir sene sonra “mahkemenin kesin ve çürütülemez kararıyla” idama mahkum oldu, cezası aynı gün infaz edildi. Boris Pasternak’ın yaşadıklarını burada tekrarlamayı gerekli görmüyorum, zira bizde de yeterince iyi bilinen bir hikaye. Mihail Zoşçenko’nun başına gelenleri Vera’nın ağzından bu sayfalarda okumuştuk.

Bir bütün olarak baktığımızda, özgürlük düşmanı, vahşi bir yapıya şu ya da bu şekilde omuz vermiş, veya ayak uydurmuş, ancak aynı zamanda bu yapının kurbanı olmuş insanlar var karşımızda.

Bu tartışmayı bir sonuca bağlayacak gücü kendimde görmüyorum, sadece tarih hiçbir “değeri” bu duruma düşürmesin demekle yetineceğim.

(Devamı)

Reklamlar