Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace’ın 1858 Temmuzunda Londra’da Linnean Society’ye sunduğu bu bildiri doğal seçilim yoluyla evrim teorisinin kamuoyuna ilk duyuruluşudur. İngilizce orijinalinden yaptığım bu çeviriyi ilk kez 15 Ocak 2010 tarihinde anonim bir blogda yayınlamıştım. Bugün o çevirinin de şarap dumanlarına taşınmasının daha doğru olacağı düşüncesindeyim.

Bildiğim kadarıyla bildirinin bir bütün olarak ilk çevirisi budur. Darwin’in Asa Grey’e yazdığı mektubun ilgili kısmının başka bir çevirisine daha sonra, benim bu bildiriyle uğraştığım sıralarda yayınlanan Cogito’nun Evrim konulu sayısında rastladım. Ayrıca bundan birkaç ay evvel, bildirinin Alfred Russel Wallace tarafından kaleme alınan kısmının Nermin Arık’a ait bir Türkçe çevirisinin Tübitak’ın bastığı Galileo’nun Buyruğu kitabında yer aldığını öğrendim. Ancak Internet ortamında erişilebilir tek çeviri hala aşağıdaki çeviridir. (Bu çeviri de Evrim çalışkanlarının blogunda yayınlanmıştı.)

Türlerin Çeşitler Oluşturma Eğilimi üzerine; ve Çeşitlerin ve Türlerin Doğal Seçilim Yoluyla Korunumu üzerine. Bay CHARLES DARWİN, Royal Society Üyesi, Linnean Society Üyesi & Geological Society Üyesi ve Bay ALFRED WALLACE tarafından yazıldı. Sir CHARLES LYELL, Royal Society Üyesi, Linnean Society Üyesi ve Bay J.D.HOOKER, Tıp Doktoru, Royal Society Başkan Yardımcısı, Linnean Society Üyesi, vs. tarafından sunuldu.

[Okunma tarihi 1 Temmuz 1858]

Londra, 30 Haziran, 1858.

SAYGIDEĞER BAYIM – Linnean Society’ye sunma onuruna sahip olduğumuz, hepsi de aynı konuya, yani Çeşitlerin, Irkların ve Türlerin Oluşumuna etki eden Yasalara temas eden ekteki bildiriler, yorulmak nedir bilmeyen iki doğa bilimcinin, Bay Charles Darwin ve Bay Alfred Wallace’ın araştırmalarının sonuçlarını içermektedir.

Gezegenimiz üzerindeki çeşitlerin ve türe özgü biçimlerin ortaya çıkışını ve korunumunu açıklayan son derece zekice kurulmuş aynı teoriyi birbirinden habersiz ve bağımsız olarak düşünmüş bulunan bu centilmenlerin her ikisi de, bu önemli araştırma alanında teoriyi ilk kez düşünenler olarak görülme hakkına sahiptir; her iki yazar da görüşlerini yayımlamamış (hâlbuki Bay Darwin’i yıllarca sık sık bu yönde teşvik etmiştik) ve şimdi bildirilerini hiçbir şart ileri sürmeden ellerimize teslim etmişken, bilimin çıkarlarını gözetmek adına yapılacak en iyi şeyin, bu çalışmaların içinden bir seçmeyi Linnean Society’nin önüne koymak olduğunu düşünüyoruz.

Tarih sırasına göre bu bildiriler şunlardır:

  1. Bay Darwin tarafından, ilk taslağı 1839 kaleme alınan ve Dr. Hooker tarafından okunduktan ve içeriği Sir Charles Lyell’a da nakledikten sonra 1844’te kopyası çıkarılan, Türler üzerine bir el yazmasından parçalar*. Birinci kısım “Organik Varlıkların Evcillik Koşullarında ve Doğal Ortamlarında Değişimi” konusuna ayrılmıştır; ve Society’nin oturumunda bir parçasını okumak istediğimiz bu kısmın ikinci bölümü, “Doğal bir Ortamda Organik Varlıkların Değişimi üzerine; Doğal Seçilimin Yolları üzerine; Evcil Irklarla gerçek Türlerin Kıyaslanması üzerine” başlığını taşımaktadır.
  2. Ekim 1857’de Bay Darwin tarafından Birleşik Devletler’in Boston şehrindeki Profesör Asa Gray’e gönderilen, içinde görüşlerini tekrarladığı ve bu görüşlerin 1839’dan 1857’ye kadar değişmediğini gösteren özel bir mektuptan bir parça.
  3. Bay Wallace tarafından kaleme alınan, “Çeşitlerin Asıl Tipten sınırsız uzaklaşma Eğilimi üzerine” başlıklı bir makale. Bu makale, Wallace’ın dostu ve mektup arkadaşı olan Bay Darwin’in okuması için 1858 Şubatında Ternate’de yazılmış ve yeterince yenilikçi ve ilginç bulduğu taktirde Bay Darwin’in Sir Charles Lyell’a iletmesi temennisiyle kendisine gönderilmiştir. Bay Darwin yazıda ileri sürülen görüşleri o kadar değerli bulmuştur ki, Charles Lyell’a yazdığı bir mektupta Makalenin bir an evvel yayımına izin vermesi için Bay Wallace’ın onayını almasını önermiştir. Bay Darwin’in, aynı konu üzerine yazdığı, yukarıda da belirtildiği gibi birimizin 1844’te dikkatle okuduğu ve içeriğine ikimizin de yıllardır aşina olduğu makaleyi ciddi ciddi niyetlendiği üzere (Bay Wallace’ın lehine) kamuoyundan saklamaması koşuluyla bu öneriyi son derece uygun bulduk. Bu düşüncemizi Bay Darwin’le paylaşmamız üzerine, inceleme yazısını ve diğer malzemeleri uygun gördüğümüz biçimde değerlendirmemiz için bize izin verdi; ve Linnean Society’ye sunmak şeklindeki mevcut davranış biçimimizi benimserken sadece kendisinin ve arkadaşının karşılıklı öncelik haklarını değil, genel olarak bilimin çıkarlarını göz önünde bulundurduğumuzu kendisine açıkladık; çünkü olgulardan türetilen geniş bir temel üzerine kurulan ve yıllarca kafa yorularak olgunlaştırılan görüşlerin, aynı zamanda diğerleri için bir çıkış noktası oluşturmasının ve bilim dünyası Bay Darwin’in çalışmasının bitmiş hâlinin ortaya çıkışını beklerken, emeklerinin en önemli sonuçlarından bazılarının yetenekli arkadaşınınkilerle birlikte kamuoyuna sunulmasının daha iyi olacağı kanısındayız.

Saygılarımızla

CHARLES LYELL.

JOS. D. HOOKER.

Bay J.J. Bennett,
Linnean Society sekreteri.

* Bu el yazması yayımlanmak için değildi. Bu yüzden üstünkörü kaleme alınmıştır.–C.D. 1858.

I. Bay C. DARWİN tarafından yazılmış, türler üzerine yayımlanmamış bir çalışmanın “Doğal bir Ortamda Organik Varlıkların Değişimi üzerine; Doğal Seçilimin Yolları üzerine; Evcil Irklarla gerçek Türlerin Kıyaslanması üzerine” başlıklı bölümden bir parça.

De Candolle, ikna edici bir pasajında bütün doğanın savaş hâlinde olduğunu yazmıştı. Bir organizmanın diğeriyle ya da doğanın kendisiyle olan savaşı yani. Doğanın memnun yüzüne bakınca bundan epey kuşku duyulabilir ama üzerinde biraz kafa yorulduğunda bunun kesinlikle doğru olduğu görülecektir. Ne var ki bu savaş durağan değildir, kısa zaman aralıklarında hafif düzeyde, genellikle daha uzun zaman aralıklarında ise daha sert bir biçimde yinelenmekte ve bu yüzden etkileri kolayca gözden kaçmaktadır. Bu, çoğu vakada on kat daha güçlü bir biçimde hayata geçen Malthus doktrinidir. Her iklimde, bu iklimde yaşayan canlıların her birinin nüfusunun daha çok ya da daha az kalabalık olduğu, çünkü hepsinin her yıl yavrulayabildiği mevsimler vardır; ve insan soyunun artışını bir dereceye kadar kontrol altında tutan ahlaki sınırlamalar diğer canlılarda hiç yoktur. Yavaş üreyen insanoğlu bile yirmi beş yılda nüfusunu ikiye katlamıştır; ve eğer sahip olduğu besin miktarını kolayca arttırabilseydi bunu daha kısa sürede başarabilirdi. Ancak yapay gereçlerden yoksun olan hayvanlar söz konusu olduğunda, bütün organizmalar geometrik olarak çoğalmaya eğilimli ve çoğunlukla bu oran inanılmaz düzeyde yüksek olduğu için, besin miktarı her bir tür için ortalama olarak sabit olmak durumundadır. Farzedelim ki bir yerde sekiz çift kuş var ve bunlardan sadece dört çift her yıl (iki kere yumurtlama durumu da dahil) yalnızca dörder yavruya ve bu yavrular da yetişkin hâle geldiklerinde bu orana uygun sayıda yavruya bakabilsin; bu durumda yedi yılın sonunda, ki bu, diğer hayvanların saldırıları sonucunda gerçekleşen ölümler sayılmazsa herhangi bir kuş için kısa bir ömürdür, ilk baştaki on altı hariç toplam 2048 adet kuş olacaktır. Bu artış son derece olanaksız olduğuna göre, ya bu kuşların, yavrularının yarısına bakmadığını, ya da bir kuşun ortalama ömrünün, yaşanan kazalar sonucu yedi yıla ulaşamadığı sonucuna varmak durumundayız. Muhtemelen bu iki sınırlayıcı unsur da sonuca etki etmektedir. Bu tür bir hesabı hangi bitkiye ya da hayvana uygularsanız uygulayın, şu ya da bu düzeyde çarpıcı sonuçlar verecektir ancak bu sonuçlar pek az örnekte insanda olduğundan daha çarpıcı olacaktır.

Bu hızlı çoğalma eğiliminin pratikte pek çok örneği kaydedilmiştir, bazı hayvanların olağan dışı mevsimlerde gözlenen olağanüstü sayıları da bu örneklerin arasındadır; mesela, La Plata’da kuraklık yüzünden birkaç milyon sığırın telef olduğu 1826 – 1828 yılları arasında, bütün yöre tam anlamıyla fare kaynıyordu. Yavrulama mevsiminde (eşleşmenin dışında kalan birkaç erkek ve dişi hariç) bütün farelerin genelde çiftleştiğinden şüphe edilemeyeceği için, üç yıl boyunca devam eden bu hayret verici artış, ilk yıl hayatta kalan, daha sonra yavrulayan, yağışlı havanın dönüşüyle birlikte sayılarının eski sınırına gerilediği üçüncü yıla kadar da bu şekilde devam eden, normalden daha büyük bir sayıda farenin valığı şeklinde yorumlanmalıdır diye düşünüyorum. İnsanlar, gerekli şartların elverişli olduğu yeni bir yöreye yanlarında bitkiler ve hayvanlar getirdiğinde, şaşılacak kadar az senede bütün yörenin bu bitkiler ve hayvanlar tarafından doldurulduğuna dair birçok tanıklık vardır. Yöre tamamen dolduğu anda bu artış mutlaka duracaktır. Buna rağmen vahşi hayvanlar hakkında bildiklerimizden yola çıkarak baharda hepsinin çiftleşeceğine inanmamak için ortada hiçbir sebep yoktur. Çoğu zaman nüfus sınırlamasının hangi döneme denk geleceğini kestirmek son derece zordur. Bununla birlikte, hiç şüphe yok ki genelde tohumlar, yumurtalar ve yavrular üzerine etki eder. Ortalama yaşam ömrü üzerine sürekli yinelenen günlük gözlemlerden bir sonuç çıkarmanın ya da farklı yörelerdeki farklı ölüm – doğum oranını bulmanın (her türlü hayvandan daha çok tanıdığımız) insanda bile olanaksız olduğunu hatırlarsak herhangi bir hayvan ya da bitkide nüfus sınırlamasının hangi döneme denk geldiğini kestiremeyişimize neden şaşırmamamız gerektiğini de anlamış oluruz. Sınırlamanın her yıl zayıf bir biçimde ama düzenli olarak; normalden daha soğuk, sıcak, kuru ya da yağışlı geçen senelerde ise söz konusu canlının bünyesine bağlı olarak sert bir düzeyde kendini tekrar ettiği hep akılda tutulmalıdır. Sınırlayıcı unsurlardan biri az da olsa hafiflediğinde her organizmada bulunan geometrik artış güçleri, durum lehine işleyen türün ortalama nüfusunu neredeyse anında arttıracaktır. Doğayı, üzerinde on bin keskin kamanın yan yana durduğu ve aralıksız darbelerle içe doğru itildiği bir yüzeye benzetebiliriz. Bu bakış açısını tam olarak kavramak için üzerinde epey kafa yormak gerekmektedir. Malthus’un insan nüfusuyla ilgili çalışması incelenmeli; La Plata’daki fareler, Güney Amerika’ya ilk kez getirilen sığırlar ve atlar, yukarıda yaptığımız hesaplamadaki kuşlar vb. örnekler dikkatle değerlendirilmelidir. Bütün hayvanların doğasında var olan ve her yıl kendini ortaya koyan muazzam çoğalabilme yeteneğini düşünün; bin türlü mahir mekanizma sayesinde her yıl toprağın bütün yüzeyine dağılan sayısız tohumu düşünün. Bütün bunlara rağmen, bir yörede yaşayan bütün canlıların her birinin ortalama yüzdesinin genelde sabit kaldığını düşünmemek için ortada hiçbir neden yok. Son olarak, bu ortalama birey sayısının (harici koşulların aynı kalması kaydıyla) her bir yörede, diğer türlere ya da doğanın kendisine karşı (yaşamın sınırını soğuğun belirlediği Kuzey kutup bölgeleri sınırlarında olduğu gibi) sürekli tekrar eden mücadeleler sayesinde korunduğu ve genellikle her türün her bir bireyin ya kendi mücadelesi ve yumurtadan başlayarak yukarıya doğru, yaşamının herhangi bir döneminde besin bulabilme kapasitesi ya da (kısa ömürlü organizmalarda asıl sınırlayıcı unsurun uzun aralıklarla kendini gösterdiği durumlarda) ebeveynlerinin aynı veya farklı bir türün diğer bireyleriyle mücadelesi sayesinde yerini koruduğu akılda tutulmalıdır.

Ama bir yöredeki harici koşulların değiştiğini farz edelim. Eğer değişim önemsiz sayılabilecek bir düzeydeyse yörede yaşayan canlıların nispi oranları çoğu durumda sadece biraz değişecektir. Ama gelin bu canlıların sayısının, mesela bir adada olduğu gibi az olduğunu düşünelim. Diğer yörelerden buraya geçiş sınırlandırılmış olsun ve şartlardaki değişim (yeni konak yerleri oluşturarak) devam etsin. Bu durumda bölgenin asıl sakinleri değişen koşullara artık eskisi gibi mükemmel uyum sağlamıyor demektir. Harici koşullardaki bu tür değişimlerin, üreme sistemi üzerinde etkide bulunmak suretiyle, durumdan en çok etkilenen canlıların yapılanmasını evcil hayvanlardaki gibi, muhtemelen esnekleştireceği bu çalışmanın daha önceki bir kısmında gösterilmişti. Şimdi, her bir birey varlığını sürdürebilmek için mücadele etmek zorunda olduğuna göre, bu bireyin yeni koşullara uyum sağlamasına yarayan, yapısında, alışkanlıklarında ya da içgüdülerinde meydana gelen küçücük de olsa herhangi bir değişimin bu bireyin gücüne ve sağlığına yansıyacağından şüphe edilebilir mi? Bu mücadelede söz konusu bireyin hayatta kalma şansı artacaktır ve yavruları arasında, ne kadar küçük olursa olsun, bu değişimi miras alanların da şansı artacaktır. Her yıl, hayatta kalabilecek birey sayısından daha fazlası dünyaya gelmektedir. Dengedeki en ufak bir değişim uzun vadede kimlerin ölmesi, kimlerin hayatta kalması gerektiğini belirleyecektir. Bin nesil boyunca bir yanda bu seçilimin, diğer yanda ölümün işini devam ettirdiğini düşünelim; bu seçilim ilkesininin bir benzerini kullanarak birkaç yılda Bakewell’in sığırlar, Western’in de koyunlar üzerinde elde ettiği sonuçları hatırladığımızda bunun hiçbir etki yaratmayacağını kim iddia edebilir?

Bir adada devam etmekte olan hayali bir değişim örneğini ele alalım: Çoğunlukla tavşan, bazen de yabani tavşan avlayarak yaşamını sürdüren köpekgillerden bir hayvanın yapılanmasının biraz olsun esnekleştiğini farz edelim. Aynı değişimler tavşanların sayısının son derece yavaş bir şekilde azalmasına, yabani tavşanların sayısının da artmasına sebep olsun. Bu durumun etkisi, tilki ya da köpeğin daha fazla yabani tavşan yakalamaya itilmesi olurdu: Bununla birlikte yapılanması biraz esneklik kazandığı için en hafif biçime, en uzun uzuvlara ve en iyi görüşe sahip bireyler, aradaki fark ne kadar az olursa olsun, bir nebze daha fazla desteklenecek ve daha uzun yaşamaya ve besinin asgari düzeyde seyrettiği senelerde hayatta kalmaya eğilimli olacaklardır. Ayrıca bu bireyler daha çok yavrulayacak ve böylelikle bu yavrular bu ufak özellikleri daha çok miras alacaktır. En yavaş olanlar amansızca ortadan kalkacaktır. Bu nedenlerin bin nesil sonra fark edilir bir etki üreteceğinden ve tilkinin veya köpeğin biçiminin tavşanlar yerine yabani tavşanları yakalamaya, seçilim ve özenli bakım yoluyla tazıların geliştirilmesine kıyasla daha fazla uyduracağından şüphe etmek için en ufak bir sebep göremiyorum. Benzer koşullar altındaki bitkiler için de durum aynıdır. Tüylerle kaplı tohumlara sahip bir türün birey sayısı kendi bölgesi dahilinde daha büyük bir saçılma becerisi sayesinde artsaydı (yani artışın önündeki engel esas olarak tohumlara bağlı olsaydı), azıcık bile daha tüylü olan bu tohumlar uzun vadede en çok saçılanlar olacaktı. Bu nedenle bu şekilde oluşturulmuş daha çok sayıda tohum filizlenecek ve biraz daha iyi uyum sağlamış tüyü miras alan bitkiler üretme eğiliminde olacaktı.*

Doğada işgal ettikleri yere en iyi uyum sağlamuş bireylerin, henüz yumurta ya da larva iken ya da olgunluk dönemlerinde korunduğu bu doğal seçilim mekanizmalarının yanı sıra, tek eşeyli üreyen çoğu hayvanda var olan ve aynı etkiyi üretmeye eğilimli ikinci bir etken daha vardır: Erkeklerin dişiler için mücadelesi. Bu mücadeleler genellikle kavga yoluyla hâlledilir ancak kuşlarda, örneğin Guyana kayahorozunda olduğu gibi, mesele görünüşe göre şarkıların cazibesi, kuşların güzelliği ya da kur yapabilme becerileri sayesinde çözülür. Mücadeleyi genel olarak, en iyi uyumu sağlamış, en güçlü ve sağlıklı erkekler kazanmak durumundadır. Bununla birlikte seçilimin bu çeşidi diğerinden daha yumuşaktır. Daha az başarılı olanın ölmesini gerektirmez ama bu seçilim türü bu bireylere daha az torun verir. Üstelik bu mücadele yılın yiyecek bolluğu görülen bir zamanına denk gelir ve belki de belki de en önemli neticesi, yiyecek bulma ya da düşmanlara karşı korunma becerileriyle ilgisi olmayan ama dövüşme ve diğer erkeklerle rekabet etmekle alakalı ikincil eşeysel karakterlerin değişimi olacaktır. Erkekler arasındaki bu mücadelenin sonuçları, bazı yönlerden, yetiştirdikleri bütün yavru hayvanların çiftleştirmede duruma göre kullanımına bu hayvanların seçiliminden daha çok dikkat eden yetiştiricilerin elde ettiği sonuçlarla kıyaslanabilir.

* Ben bunda, pamuk bitkisi çeşitlerini ıslah eden yetiştiricinin yaşadığı zorluklardan daha büyük bir zorluk göremiyorum. C.D. 1858.

II. Bay C. DARWİN’in A.B.D. Boston’daki Profesör ASA GRAY’e yazdığı Down, 5 Eylül 1857 tarihli bir mektubun özeti.

1. İnsan eliyle seçilimin, yani istenen bir özelliğe sahip bireylerin seçilmesi ve bu bireylerden elde edilen yavruların tekrar seçilime tabi tutulması ilkesinin yapabilecekleri olağanüstüdür. Elde ettikleri sonuçlara yetiştiricilerin kendileri de şaşırmışlardır. Yetiştiriciler, eğitimsiz bir gözün yakalayamayacağı farklılıklar üzerinde çalışabilirler. Seçilim, Avrupa’da yalnızca elli yıldır sistematik olarak uygulanmaktadır ancak en eski çağlarda, hatta bazen bir yere kadar sistematik olarak uygulanmıştır. Çok eski zamanlardan beri, her bir insan ırkına, kendi özgül durumu dahilinde en çok yararı dokunan tekil hayvanların korunması şeklinde (bu hayvanların yavrularıyla ilgili bir düşünce olmaksızın) bilinçsiz bir seçilim çeşidi de var olmuş olsa gerektir. Bahçıvanların “başıbozukların ayıklanması” olarak adlandırdıkları asıl tipten uzaklaşan çeşitlerin yok edilmesi işlemi de bir tür seçilimdir. Evcil ırklarımızın elde edilmesindeki asıl etkenin amaçlı ve tesadüfi seçilim olduğuna ikna olmuş durumdayım. Ama bu nasıl olursa olsun, son zamanlarda seçilimin büyük değiştirme becerisi tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gösterilmiştir. Seçilim, yalnızca harici şartların ya da bir nesilde yavrunun atasına mutlak bir biçimde benzememesi basit gerçeğinin sonucu olan, büyük ya da küçük, değişimlerin biriktirilmesi yoluyla etkide bulunur. İnsan, değişimleri biriktirebilme becerisi sayesinde canlıları kendi beklentilerine uydurur. Mesela halı dokumak için bazı koyunların yününü, elbise dikmek için başka koyunların yününü kullanır vesaire.

2. Şimdi, sırf dış özelliklere göre yargıda bulunmayan, ayrıca bütün iç yapıya da sirayet edebilen, asla kapris yapmayan ve tekil bir amaçla milyonlarca nesil boyunca seçmeye devam edecek bir varlık düşünelim. Bu varlığın başaramayacağı bir şeyi kim söyleyebilir? Doğada zaman zaman bütün parçalarda küçük değişimlere rastlayabiliyoruz. Atalarını tam olarak andırmayan yavruların varlığının asıl sebebi değişmiş varlık koşullarıdır fikrinin kanıtlanabileceğini düşünüyorum ve jeoloji doğada hangi değişimlerin gerçekleştiğini ve gerçekleşmekte olduğunu bize göstermektedir. Neredeyse sınırsız bir zamanımız var. Bunu deneyimli bir jeologtan daha iyi kimse anlayamaz. Aynı türlerin, en azından deniz kabuklularının var olduğu bütün Buzul çağını düşünün. Bu dönem boyunca milyonlarca ve milyonlarca nesil yaşamış olmalı.

3. Her organik varlığın sadece iyiliğini düşünerek seçim yapan Doğal Seçilim’de (kitabımın adı) bu tür şaşmaz bir gücün işbaşında olduğunu kanıtlayabileceğimi düşünüyorum. Yaşlı De Candolle, W. Herbert ve Lyell, yaşama savaşı üzerine mükemmel yazılar kaleme almışlardır ancak onlar bile durumu yeterince güçlü bir biçimde tasvir edememiştir. Her canlının (hatta filin), birkaç yılda ya da en fazla birkaç yüzyılda yeryüzünü tek bir çiftin torunlarını taşıyamayacak hâle getirecek bir oranda yavruladığını düşünün. Her bir türün çoğalmasının hayatın herhangi bir döneminde ya da birkaç nesil boyunca sınırlandırıldığını sürekli akılda tutmanın ne kadar zor olduğunu görmüş bulunuyorum. Her yıl doğanlardan sadece bazıları, kendi türünün devamını sağlayacak kadar yaşayabilir. Kimin hayatta kalacağını, kimin yok olacağını çoğu zaman ne kadar önemsiz bir fark belirliyor!

4. Şimdi bazı değişimlerin yaşandığı bir yöre düşünelim. Bu, yörede yaşayan bazı canlıların az da olsa değişmesine sebep olacaktır. Bunu derken çoğu canlının her zaman, seçilimin üzerlerinde etkide bulunmasına yetecek kadar değiştiğini kastetmiyorum. Bölgede yaşayan canlılardan bazıları ortadan kalkacaktır. Kalanlar da farklı bir canlı kompozisyonuyla etkileşime maruz kalacaktır, ki bence bu her canlının yaşamı için iklimin etkisinden çok daha önemlidir. Diğer organizmalarla mücadele hâlindeki canlıların sonsuz çeşitlilikteki besin elde etme yöntemlerini dikkate aldığımızda, yaşamlarının değişik dönemlerinde tehlikeden kaçmak, yumurtalarını veya tohumlarını yaymak vesaire vesaire için bir türün bireylerinin milyonlarca nesil boyunca zaman zaman, ekonomilerinin bazı kısımları için yararlı küçük bazı değişimlerle doğacaklarından şüphe duyamıyorum. Bu tür bireylerin hayatta kalma ve eskisinden biraz farklı olan yeni yapılarını yayma şansları daha çok olacaktır ve söz konusu modifikasyon, doğal seçilimin birikimli etkisi tarafından herhangi bir yararlı düzeye kadar yavaş yavaş arttırılabilir. Bu şekilde ortaya çıkan çeşit ya atası konumundaki biçimle yan yana yaşamını sürdürecek, ya da çoğu zaman olduğu gibi onu yok edecektir. Ağaçkakan ya da ökseotu gibi bir organik varlık, bu şekilde bir dizi olasılığa uyum gösterebilir. Zira doğal seçilim bu canlının yapısındaki bütün parçalarda, hayatının herhangi bir bölümünde herhangi bir biçimde kullanışlı olan bu küçük değişimleri biriktirecektir.

5. Bu teoriyle ilgili olarak herkesin kafasında çok çeşitli itirazlar belirecektir. Bunların çoğuna doyurucu cevaplar bulunabileceğini tahmin ediyorum. Bu itirazların en belirginlerine “Natura non facit saltum” özdeyişi cevap verir. Bir kısımının cevabı değişimin yavaş oluşu ve aynı anda sadece birkaç bireyin değişime maruz kaldığı olgusunda yatar. Bir kısmının cevabını ise elimizdeki jeolojik kayıtların son derece yetersiz oluşu verir.

6. Dallanma ilkesi olarak adlandırılabilecek diğer bir ilkenin, türlerin kökeni konusunda önemli bir rol oynadığına inanıyorum. Aynı yer, eğer çok farklı biçimler tarafından işgal edildiyse daha çok yaşamı destekleyecektir. Biz bu durumu bir yardkarelik çimenlik içindeki çok sayıda türsel biçimde ve birörnek bir adacık üzerindeki bitkilerin ya da böceklerin neredeyse her zaman çok sayıda türe ait olduğu gibi, çok sayıda cinse ve familyaya ait olmasında görüyoruz. Alışkanlıklarını anladığımız yüksek hayvanların arasında bu olgunun anlamını kavrayabiliriz. Bir arazi parçasının, birkaç tür ve cins çimle tohumlandığında sadece iki ya da üç türle tohumlandığı zamana göre daha çok saman vermesinin deneysel olarak kanıtlandığını biliyoruz. Şimdi, her organik varlığın kendini bu kadar hızlı yayarak sayıca çoğalmak için varını yoğunu ortaya koyduğu söylenebilir. Çeşitler, alttürler ya da gerçek türler olarak dallandıktan sonra her bir türün dölleri için de durum aynı olacaktır. Yukarıda anılan olgulardan, her türün değişmiş döllerinin doğanın ekonomisi içerisinde olabildiğince çok ve farklı yer ele geçirmeye (ancak sadece birkaçı bunu başaracaktır) çalışacağı çıkmaktadır diye düşünüyorum. Her yeni çeşit ya da tür, ortaya çıktığı zaman, genelde daha az uyum sağlamış atasınının yerini alır ve böylelikle onu saf dışı eder. Bana kalırsa bütün zamanlardaki sınıflandırmanın ve akrabalıkların kökeni budur. Zira organik varlıklar her zaman, tıpkı bir ağacın dalları gibi ortak bir gövdeden dallara ve alt dallara ayrılıyor gibi görünmektedir. Gelişen ve daha ince dallara ayrılan dallar daha az güçlü olanları yok eder. Ölü ve kayıp dallar kabaca soyu tükenmiş cinseleri ve familyaları temsil eder.

Bu taslak son derece eksiktir. Ancak bu kadar kısa zamanda onu daha iyi hâle getirmem imkânsız. Arada kalan oldukça geniş boşlukları hayal gücünüz tamamlamak durumunda.

C. DARWİN.

III. Çeşitlerin Asıl Tipten sınırsız uzaklaşma Eğilimi üzerine. ALFRED RUSSEL WALLACE.

Türler arasındaki kökensel ve değişmez ayrılığı kanıtlamak için ileri sürülen en güçlü argümanlardan biri, evcillik koşullarında üretilmiş çeşitlerin az çok kararsız ve kontrol altında tutulmadıklarında genelde çeşidi oldukları türün normal biçimine dönme eğiliminde olmalarıdır. Bu kararsızlık durumu, doğal ortamda yaşayan vahşi hayvanlar arasında ortaya çıkanlar da dahil olmak üzere bütün çeşitlerin ayırt edici bir özelliği olarak görülmekte ve başlangıçta yaratılmış ayrı türlerin değişmeden kalmaları için konulmuş bir şart olduğu düşünülmektedir.

Vahşi hayvanlar arasında ortaya çıkan çeşitlerle ilgili olguların ve gözlemlerin yokluğu ya da azlığı yüzünden bu argümanın doğa bilimcileri arasındaki ağırlığı büyüktür ve bu argüman türlerin değişmezliğine son derece yaygın ve biraz da peşin hükümlü bir inanç doğmasına neden olmuştur. Bununla birlikte, “sabit ya da gerçek çeşitlerin”, yani sürekli olarak kendi benzerlerini üreten, ama başka bir ırktan (devamlı olsa da) son derece küçük farklarla ayrılan, bu nedenle diğerinin bir çeşidi olarak algılanan hayvan ırklarına inanç da bir o kadar yaygındır. Bir ırkın, kendisine benzemeyen ve başka bir ırkı andıran bir döl verdiği ender durumlar haricinde genelde hangisinin çeşit, hangisinin asıl tür olduğunu belirlemenin bir yolu yoktur. Bununla birlikte, bu, “türlerin ilelebet değişmezliği” fikriyle son derece bağdaşmaz görünmektedir ancak kesin olarak kanıtlanmamış olmakla birlikte, evcil hayvanlarla kurulan analojiye bakınca son derece mümkün görünen, bu gibi çeşitlerin katı sınırlara sahip olduğu ve her ne kadar asıl tipe dönebilir olsalar da, bir daha asla asıl tipten uzaklaşamayacağı varsayımıyla güçlüğün üstesinden gelinmektedir.

Bu argümanın tamamen, doğal ortamda ortaya çıkan çeşitlerin her yönden evcil hayvan çeşitlerine benzer ya da onlarla tamamıyla aynı olduğu ve süreklilikleri veya daha fazla değişimleri hususunda aynı yasalara tabi olduğu varsayımına dayandığı görülecektir. Ne var ki bu çalışmanın amacı, bu varsayımın toptan yanlış olduğunu ve doğada pek çok çeşidin yaşam mücadelesinde ata türü geride bırakmasına imkân veren, asıl tipten gitgide uzaklaşan ardışık değişimlere yol açan ve evcil hayvanlarda da çeşitlerin atasal biçime geri dönüş eğilimi sonucunu doğuran genel bir ilkenin var olduğunu göstermektir.

Vahşi hayvanların yaşamı bir var olma mücadelesidir. Bütün becerileri ve bütün enerjileri, kendilerinin ve yavrularının varlıklarını korumak için seferber edilmiştir. En olumsuz mevsimlerde yiyecek edinebilme ve en tehlikeli düşmanların saldırılarından kaçabilme olasılığı, hem bireylerin hem de bir bütün olarak türün varlığını belirleyen temel koşullardır. Bu koşullar bir türün nüfusunu da belirleyecektir; durumun dikkatle analizi, ilk bakışta açıklaması imkânsız görünen, bazı türlerin nüfusu aşırı kalabalıkken, bu türlere yakın bazı başka türlerin nüfusunun son derece az olması olgusunun nedenini anlayabilmemize ve bir yere kadar açıklayabilmemize yardımcı olacaktır.

Bazı hayvan grupları arasında mevcut olması gereken genel oranı tespit etmek kolaydır. Büyük hayvanların nüfusu küçükler kadar kalabalık olamaz; etoburlar otoburlardan sayıca daha azdır; kartallar ve aslanlar asla güvercinler ve antiloplar kadar kalabalık olamaz; Tatar çöllerindeki vahşi eşeklerin sayısı, çok daha bereketli olan Amerika bozkırları ve pampalarındaki atların sayısına denk olamaz. Bir hayvanın nüfusunun azlığı ya da çokluğunun asıl sebeplerinden biri olarak sık sık, daha az ya da daha çok doğurgan olması gösterilir; ancak olgular incelendiğinde, bunun konuyla pek az ilgisi olduğu, ya da hiç ilgisi olmadığı görülecektir. En düşük doğruganlık oranına sahip hayvanlar bile, kontrol edilmedikleri takdirde hızla çoğalacaktır, hâlbuki dünyadaki hayvan nüfusu durağan, hatta belki de insanın etkisi yüzünden azalıyor olsa gerektir. Dalgalanmalar olması mümkündür ancak sınırlı bölgeler hariç sürekli bir artış neredeyse olanaksızdır. Mesela kendi gözlemlerimiz, kuşların her yıl geometrik bir oranda artmaya devam etmediklerini göstermektedir; oysa ki doğal artışlarının önünde güçlü bir engel olmasaydı, böyle olması gerekirdi. Kuşların çoğu her yıl altı, sekiz ya da on yavru verirken pek azı ikiden az yavru verir. Bir kuş dört yavru veriyorsa bu kesinlikle ortalamanın altındadır. Her çiftin yaşamları boyunca sadece dört kere yavruladığını, ki bu da ortalamanın altında bir sayıdır, ve yiyecek sıkıntısından ya da avcıların elinden ölmediğini varsayalım. Yine de birkaç yıl içinde tek bir çiftten bu hızla ne kadar çok sayıda kuş üreyecektir, bir düşünün! Basit bir hesap her bir kuş çiftinden on beş yıl içerisinde yaklaşık on milyon kuşun üreyeceğini gösterecektir! Bununla birlikte herhangi bir yöredeki kuş sayısının 15 ya da 150 yılda arttığına inanmamızı gerektirecek bir sebep yoktur. Bu tip bir çoğalma becerisiyle her türün ortaya çıkışından sonraki birkaç yıl içerisinde türün nüfusu, sınırlarına ulaşmalı ve durağan hâle gelmelidir. Bu nedenle, her yıl yeni doğanlar kadar çok sayıda kuşun ortadan kalkması zorunluluğu ortadadır. Her yıl doğan yavru sayısının en kötü ihtimalle anne-baba sayısının en az iki katı olmasından hareketle, herhangi bir yöredeki ortalama birey sayısı kaç olursa olsun, her yıl bunun iki katı sayıda bireyin ölmesi gerektiği sonucu çıkar. Sonuç oldukça çarpıcı olmakla birlikte son derece olasıdır ve gerçek oranlar muhtemelen daha çarpıcıdır. Bu yüzden türün devamlılığı ve ortalama birey sayısının korunması için çok sayıda yumurta bırakmak gereksiz görünecektir. Ortalama olarak biri hariç hepsi şahinlere, çaylaklara, vahşi kedilere ve gelinciklere yem olacak ya da kışın gelmesiyle birlikte soğuktan ve açlıktan ölecektir. Bu durum, bazı türler üzerinden çarpıcı bir biçimde kanıtlanmıştır çünkü bu türlerde bireylerin sayıca fazlalığının türün doğurganlığıyla bir ilişkisi olmadığını görüyoruz. bir, ya da en çok iki yumurta bıraktığı ve dediklerine göre genellikle sadece birinin üzerine kuluçkaya yattığı hâlde geniş bir nüfusa sahip olan kuşların belki de en çarpıcı örneği Birleşik Devletler’deki göçücü güvercinlerdir. İki ya da üç kat daha fazla yavrulayan diğer kuşların sayısı çok daha az iken neden bu kuşun nüfusu böylesine olağanüstü bir biçimde kalabalıktır? Bu durumun açıklaması zor değildir. Bu tür için en uygun olan ve gelişmesine en çok imkân veren besin, toprak ve iklim çeşitliliği sayesinde şu ya da bu kısmında kaynakların hiç tükenmediği çok geniş bir bölgede bol miktarda bulunmaktadır. Bu kuş uzun mesafeleri çok hızlı bir şekilde katedebilemekte, bu sayede yorulmadan yaşadığı bölgenin tamamını geçebilmekte ve bir yerde besin kaynakları tükenmeye başladığında yeni beslenme alanları bulabilmektedir. Bu örnek, herhangi bir türün nüfusunu hızla arttırmasını sağlayan neredeyse yegâne koşulun sabit ve yararlı bir besin kaynağı olduğunu çarpıcı bir biçimde göstermektedir zira türün çoğalmasını kontrol altına almak için ne sınırlı doğurganlık ne de yırtıcı kuşların ve insanların sürekli saldırıları yeterlidir. Bu özel şartlar başka hiçbir kuş için bu kadar çarpıcı bir biçimde bir araya gelmemiştir. Diğerlerinin ya besinleri tükenmeye daha meyillidir, ya geniş bir alan üzerinde yeni besin kaynakları aramak için kanat güçleri yetersizdir, ya da yılın bazı mevsimlerinde besinleri son derece azalmakta ve daha az yararlı alternatifler bulunmaktadır. Böylece daha doğurgan olsalar bile, hiçbir zaman en olumsuz mevsimdeki besin kaynağının izin verdiği ölçülerin ötesinde çoğalamamaktadırlar. Pek çok kuş, besin bulmak zorlaştığı zaman sadece daha ılıman ya da en azından farklı bir iklime sahip bölgelere göç ederek hayatta kalabilmektedir. Bununla birlikte bu göçmen kuşlarda nüfus fazlalığının çok ender görülmesine bakılırsa, ziyaret ettikleri yörelerin de sabit ve bol miktarda bir yararlı besin kaynağı açısından yetersiz olduğu ortadadır. Yapılanmaları, besinleri dönemsel olarak azaldığında göç etmelerine izin vermeyen kuşlar hiçbir zaman büyük bir nüfusa ulaşamazlar. Ağaçkakanların, tropiklerdeki en kalabalık yalnız yaşayan kuşlardan biri iken bizde sayılarının az olmasının sebebi muhtemelen budur. Aynı şekilde serçe de sayıca kızılgerdandan daha kalabalıktır çünkü kış boyu korunan ot tohumları, bitmez tükenmez bir kaynak konumundaki çiftlik avluları ve ekin anızı sayesinde besini daha istikrarlı ve daha boldur. Genel bir kural olarak su ve de özellikle deniz kuşları neden sayıca daha kalabalıktır? Bunun sebebi diğerlerinden daha doğurgan olmaları değildir çünkü durum tam tersidir. Bunun sebebi, her gün yeni yeni küçük yumuşakçalar ve kabuklularla dolup taşan deniz ve ırmak kenarları sayesinde asla besin sıkıntısı çekmemeleridir. Aynı yasalar memeliler için de geçerlidir. Vahşi kediler doğurgandır ve az sayıda düşmana sahiptir. Öyleyse neden biçbir zaman tavşanlar kadar kalabalık olamıyorlar? Bunun tek mantıklı cevabı, besin kaynaklarının daha istikrarsız oluşudur. Belli ki, bu nedenle, bir yöre fiziksel olarak değişmediği sürece, barındırdığı hayvan nüfusunda ciddi bir artış söz konusu olamaz. Bir türün nüfusu artarsa aynı tip besinle beslenen diğer türlerin nüfusu aynı oranda azalmak zorundadır. Her yıl ölen canlı sayısı yüksek olmak zorundadır. Her hayvanın bireysel varlığı kendisine bağlı olduğu için, varlığını sürdürenler en sağlıklılar ve güçlüler, yani düzenli olarak en iyi besin elde edebilen ve sayısız düşmandan kaçmayı başarabilenler iken ölmesi gerekenler en zayıf olanlar, yani genç, yaşlı ve hastalıklı olanlardır. Bu, başta da söylediğimiz gibi, en zayıfların ve en kötü yapılanmaya sahip olanların her zaman kaybetmesi gereken bir “varolma savaşı”dır.

Bir türün bireyleri arasında yaşananların aynı gruptan birkaç akraba tür arasında da yaşanması gerektiği artık açıktır. Yani düzenli bir besin kaynağı bulmak, düşman saldırılarına ve beklenmedik mevsimsel olumsuzluklara karşı kendini korumak üzere koşullara en iyi uyum sağlayanların sayısal üstünlüğü mutlaka ele geçirmesi ve koruması gerekir. Öte yandan zayıflıktan ya da yapılanmalarındaki herhangi bir aksaklıktan ötürü besin vs. durumunda görülen beklenmedik olumsuzluklara en az uyum sağlama becerisine sahip türler sayıca azalmalı ve uç durumlarda toptan soyları tükenmelidir. Tür, bu uç durumlar arasında farklı derecelerde hayatta kalma becerileri gösterecektir, ki biz türün sayısal azlığını ya da çokluğunu bununla açıklıyoruz. Genelde bilgisizliğimiz, etkiden yola çıkarak doğru bir biçimde nedene ulaşmaktan bizi alıkoyacaktır. Ancak farklı hayvan türlerinin yapılanmalarını ve alışkanlıklarını tam olarak bilebilseydik ve her bir bireyin, kendisini çevreleyen değişebilir nitelikteki bütün şartlar altındaki güvenliğinin ve varlığının devamı için gerekli eylemleri gerçekleştirebilme kapasitesini ölçebilseydik, bu şartların gerektirdiği birey sayısını bile hesaplayabilirdik.

Eğer şu iki noktayı kanıtlamayı başardıysak – (1) bir yöredeki hayvan nüfusu, periyodik bir besin yetersizliği ve diğer olumsuz koşullar yüzünden genellikle durağandır ve (2) birkaç türe ait bireylerin nispi fazlalığı ya da azlığı tamamen bu türlerin yapılanmalarına ve bu yapılanmanın gerektirdiği, düzenli bir besin kaynağı edinmeyi ve bireysel güvenliğini sağlamayı kimi durumlarda diğer başka durumlara göre daha zorlaştırarak, sadece belirli bir bölgede var olmak zorunda olan nüfustaki bir farkla dengelenebilen alışkanlıklara bağlıdır.– bu noktalarla doğrudan ve çok önemli bir ilişki içerisindeki çeşit kavramını incelemeye geçebiliriz demektir.

Bir türün tipik formundan sapan değişimlerin çoğu, belki de tamamı, bireylerin alışkanlıkları ya da becerileri üzerinde az da olsa kesin bir etki yaratmak durumundadır. Bu bireyleri daha kolay ya da daha zor ayırt edilebilir kılan bir renk değişikliği bile bireylerin güvenliğini etkiler; az ya da çok gelişmiş bir tüy yapısı bireylerin alışkanlıklarını değiştirebilir. Uzuvların ya da herhangi bir harici organın gücünde ya da boyutlarındaki bir artış gibi daha önemli değişimler, bu bireylerin besin elde etme yolları ya da yaşadıkları bölgenin sınırları üzerinde az ya da çok bir etkide bulunacaktır. Çoğu değişimin, bireylerin varlıklarını devam ettirme becerileri üzerinde lehte ya da aleyhte bir etkide bulunacağı da ortadadır. Daha kısa ya da daha zayıf bacaklara sahip bir antilop, kedigillere mensup etoburların saldırılarına kesinlikle daha fazla maruz kalacaktır; daha zayıf kanatlara sahip göçücü güvercinin, düzenli besin kaynağı elde etme becerileri er geç bundan etkilenecektir; ve her iki durum da, değişime uğrayan türün nüfusunda bir azalmayla sonuçlanacaktır. Öte yandan herhangi bir tür, azıcık da olsa varlığını daha fazla koruma becerisine sahip bir çeşit üretecek olursa o çeşit zamanla kaçınılmaz olarak sayısal üstünlüğü ele geçirecektir. Bu, tıpkı yaşlılık, aşırı besin tüketimi ya da besin yokluğunun ölüm oranını arttırması kadar kesin bir biçimde gerçekleşmek durumundadır. Her iki durumda da pek çok bireysel istisna olması olasıdır. Ancak bu kural ortalamada şaşmaz bir biçimde kendini gösterecektir. Bu nedenle bütün çeşitler iki sınıfa ayrılır: aynı koşullar altında hiçbir zaman ata türün nüfusuna erişemeyecek olanlar ve sayısal üstünlüğü zamanla ele geçirecek ve sonrasında koruyacak olanlar. Şimdi bölgedeki fiziksel koşullarda, uzun bir kuraklık dönemi, çekirgelerin bitki örtüsünü ortadan kaldırması, “yeni bir hayat” peşindeki yeni bir etoburun bölgeye sızması gibi, kısacası söz konusu tür için yaşamı zorlaştıran ve tamamen ortadan kalkmaktan kaçınmak için türe varını yoğunu ortaya koyma görevini veren bir değişimin gerçekleştiğini düşünelim. Hiç kuşkusuz, türü oluşturan bütün bireyler arasında öncelikle sayıca en az olan ve en kötü yapılanmaya sahip çeşidi meydana getirenlerin durumunun kötüleşecek ve eğer baskı şiddetliyse bu bireyler bir süre sonra yok olacaktır. Aynı etkenler etkide bulunmaya devam ettiği takdirde ikinci sırada ata türün durumu kötüleşecek, yavaş yavaş sayısı azalacak ve benzer elverişsiz şartların tekrarlaması durumunda o da ortadan kalkacaktır. Geriye sadece diğerlerine göre üstün olan çeşit kalacak ve bu çeşit de şartların düzelmesiyle birlikte hızla çoğalacak ve soyu tükenen türden ve çeşitten boşalan yeri işgal edecektir.

Böylece türün yerini, ondan daha gelişkin ve daha iyi yapılanmış bir biçime sahip olan çeşidi alacaktır. Bu çeşit, güvenliğini sağlamak ve hem bireysel hem de ırksal varlığını sürdürmek için her yönden daha iyi uyum sağlamış olacaktır. Bunun gibi bir çeşidin asıl biçime geri dönmesi olanaksızdır çünkü eski biçim daha aşağıdır ve yeni biçime karşı varolma savaşını kazanmasına imkân yoktur. Bu yüzden, türün asıl tipi yeniden üretme “eğilimi” kabul edilse bile, yine de çeşit her zaman sayıca üstünlüğünü koruyacak ve elverişsiz fiziksel koşullarda yeniden tek başına hayatta kalmayı başaracaktır. Ancak bu yeni, gelişkin ve kalabalık ırk da zaman içerisinde, asıl tipten uzaklaşan bazı biçimsel değişiklikler gösteren yeni çeşitlere atalık edebilir ve bu çeşitler arasında hayatta kalma becerileri daha da artanlar aynı genel yasaya göre, sıraları geldiğinde baskın hâle gelmek durumundadır. O hâlde, hayvanların doğal ortamdaki varoluşlarını düzenleyen genel yasalardan ve sık sık yeni çeşitlerin ortaya çıkıyor olması yönündeki tartışmasız gerçekten yola çıkarak bir ilerleme ve sürekli uzaklaşma fikrini ileri sürebiliriz demektir. Bununla birlikte, bu sonucun değişmez olduğu iddia edilmemektedir; bölgenin fiziksel koşulları zaman zaman değişebilir, öyle ki bu değişim, varlığını korumaya eski şartlar altında en yetenekli olan ırkı yeni şartlar altında en yeteneksiz kılar ve hatta geçici olarak en üstün olan daha yeni ırkın yok olmasına, daha eski ya da ata tür niteliğindeki ırkın ve onun bir zamanlarki aşağı çeşitlerinin tekrar gelişmesine neden olur. Organizmanın önemsiz kısımlarında da, hayatta kalma becerileri üzerinde dışarıdan algılanabilen bir etkisi olmayan kimi değişimler olabilir; bu gibi çeşitler, ya başka çeşitlere atalık etmek ya da önceki tipe dönüş yapmak suretiyle yaşamını ata türle yan yana sürdürebilir. Yukarıda söylenenler göstermektedir ki, bazı çeşitler, asıl türden daha uzun süre hayatta kalma eğilimindedir ve bu eğilim kendini göstermek zorundadır çünkü sınırlı bir ölçekte olasılık teorisine yaslanmak pek mümkün olmasa da, teori büyük sayılara uygulandığında sonuçlar beklentilere yaklaşmakta, örnek sayısı sonsuza giderken kesin olarak doğrulanmaktadır. Doğanın etkide bulunduğu ölçek o kadar muazzam, uğraştığı bireylerin sayısı ve süreler sonsuza o kadar yakındır ki, ne kadar önemsiz ve ne kadar saklanmaya meyilli olursa olsun ve yarattığı etkiyi raslantısal koşullar ne kadar yok etmeye çalışırsa çalışsın, her türlü sebep eninde sonunda öngördüğü sonuçları doğurmak zorundadır.

Şimdi evcil hayvanlara dönelim ve burada dile getirilen ilkelerin bu hayvanlar arasında ortaya çıkan çeşitleri nasıl etkilediğini inceleyelim. Vahşi ve evcil hayvanların durumlarındaki temel fark şudur: Vahşi hayvanların esenliği ve varoluşu, bütün duyuların ve fiziksel becerilerin tam olarak kullanılmasına ve iyi durumda olmasına bağlı iken, evcil hayvanlarda bu duyular ve beceriler sadece kısmen kullanılır, hatta bazı durumlarda hiç kullanılmazlar. Vahşi bir hayvan, devamlı araştırmak ve çoğu vakit her lokma yiyecek için sıkı bir çaba harcamak zorundadır. Yiyecek ararken, tehlikelerden kaçarken, kötü havalarda barınak bulmaya çalışırken, yavrularını besler ve korurken gözlerini, kulaklarını ve burnunu kullanmak zorundadır. Vücudunda her gün, hatta her an kullanmadığı tek bir kas bile yoktur. Sürekli egzersiz sayesinde güçlenmemiş tek bir duyusu ya da becerisi yoktur. Evcil hayvanın ise yiyeceği önüne gelir, barınma sorunu yoktur, hatta çoğu zaman sert hava koşullarına karşı özel barınağı vardır, doğal düşmanlarının saldırılarına karşı titizlikle korunur, hatta insanın yardımı olmadan yavrularını büyüttüğü enderdir. Duyularının ve becerilerinin bir kısmı tamamen kullanışsız iken, diğer kısmı bazı zamanlar kullanılsa da, bunlar oldukça zayıf egzersizlerdir. Kaslar ise sadece gelişigüzel kullanılır.

Bu gibi bir hayvanın, bir organ ya da duyuda daha güçlü ya da daha yüksek bir beceriye sahip bir çeşidi ortaya çıktığında, bu güçlenme ya da yükselme tamamen yararsızdır, asla kullanılmaz, hatta hayvanın bundan haberi bile olmayabilir. Vahşi hayvanlarda ise, tam tersine, bütün beceriler varolmak adına seferber durumdadır, her türlü olumlu değişim anında kullanıma sürülür, egzersizle pekiştirilir ve hatta bu değişim az da olsa besini, alışkanlıkları ve ırkın bütün ekonomisini de değiştirir. Bu değişim, daha üstün güçlere sahip, sayısını mutlaka arttıracak ve kendisinden daha aşağı olanı yaşam savaşında geride bırakacak adeta yeni bir hayvan yaratır.

Evcil hayvanlarda bütün değişimler eşit korunma şansına sahiptir. Vahşi bir hayvanı, benzerleriyle kesinlikle rekabet edemez ve varlığını sürdüremez hâle getirecek değişimler, evcillik koşullarında herhangi bir dezavantaj oluşturmaz. Bizim hızla şişmanlayan domuzlarımız, kısa bacaklı koyunlarımız, evcil güvercinlerimiz ve fino köpeklerimiz doğal ortamda asla ortaya çıkamazdı. Çünkü bu tip aşağı biçimlere doğru atılacak daha ilk adım, vahşi akrabalarıyla rekabet etmek için daha az şansa sahip olmalarına ve ırkın soyunun hızla tükenmesine neden olacaktır. Ne yarış atının kısa soluklu, ancak muazzam sürati ne de koşum hayvanlarının hantal kuvveti doğal ortamda bir işe yarar. Bu tip hayvanlar pampalara bırakılsalardı ya kısa zamanda soyları tükenirdi, ya da koşullar elverdiğinde her biri asla kullanmayacakları ekstrem niteliklerini kaybeder ve birkaç nesil sonra, sıradan bir tipe dönüş yapardı. Bu sıradan tipte de besin bulmak ve güvenliği sağlamak adına farklı güçler ve beceriler dengelidir: Yalnızca bünyesindeki her parçayı tam olarak kullanan hayvan yaşamaya devam edebilir. Evcil çeşitler vahşi ortama döndüklerinde orijinal vahşi kökene az çok yakın bir tipe dönmek zorundadır, aksi takdirde toptan soyları tükenir.

O hâlde evcil hayvanlar arasında ortaya çıkan çeşitler üzerindeki gözlemlerden, doğal ortamdaki çeşitlerdekine benzer herhangi bir sonuç çıkarmak olanaklı değildir. Bu ikisi, varoluş koşulları açısından o kadar farklıdır ki, biri için geçerli olan, diğeri için neredeyse hiçbir zaman geçerli değildir. Evcil hayvanlar anormal, çarpık ve yapaydır. Doğal ortamda asla meydana gelmeyen ve asla gelmeyecek olan değişimlere maruzdurlar: Varoluşları tümüyle insanın bakımına bağlıdır; çoğu, sayesinde bir hayvanın kendi başına varlığını koruyup soyunu devam ettirebildiği dengeli yapılanmadan ve beceriler arasındaki doğru orandan çok çok uzaklaşmıştır.

Türlerin aşamalı değişiminin, hayvanların kendi organlarının gelişimini arttırmak için harcadıkları çabaların eseri olduğunu, böylece bu hayvanların yapılarının ve alışkanlıklarının değiştiğini ileri süren Lamarck’ın hipotezi, çeşitler ve türler konusu üzerinde çalışan bütün yazarlar tarafından defalarca ve kolaylıkla çürütülmüştür ve görünüşe göre hipotezin çürütülmesiyle birlikte konunun kesin olarak kapandığı düşünülmektedir. Ancak burada geliştirilen fikir, doğada sürekli iş üstünde olan ilkelerin benzer sonuçları üretmek durumunda olduğunu göstermek suretiyle bu tip bir hipotezi tamamen gereksiz hâle getirmektedir. Şahinler ve kedigillerdeki güçlü, içeri çekilebilir pençeler bu hayvanların iradelerinin eseri değildir; ama bu grupların daha erken ve daha düşük yapılanmaya sahip biçimleri içinde ortaya çıkmış farklı çeşitler arasında avını kavramak için en yüksek becerilere sahip olanlar her zaman en uzun süre hayatta kalmıştır. Zürafa uzun boynunu daha yükseklerdeki dalların yapraklarına erişmek istediği ve bu amaçla sürekli boynunu uzattığı için değil, normalden daha uzun bir boyna sahip öncelleri arasında ortaya çıkan çeşitlerden biri aynı bölge üzerindeki taze bir otlağı kısa boyunlu türdeşleriyle aynı zamanda ele geçirdiği ve ilk yiyecek kıtlığı bastırdığında onları yaşama savaşının dışına itebildiği içindir. Hatta çoğu hayvanın, özellikle de böceklerin, üzerinde yaşadıkları toprağı veya yaprakları veya ağaç gövdelerini aşırı derecede andıran kendine has renkleri de aynı ilkeyle açıklanabilir; çünkü çağlar boyunca birçok renk tonunun ortaya çıkması mümkün olsa da, düşmanlarına karşı en başarılı kamuflajı sağlayan renklere sahip ırklar hiç kuşkusuz varlıklarını en uzun süre muhafaza edecek olanlardır. Doğada sıklıkla gözlenen dengeyi de bu sebeple açıklayabiliriz: kimi organlardaki bir eksiklik her zaman diğer organların gelişkinliğiyle telafi edilmektedir. Zayıf bacaklara eşlik eden güçlü kanatlar, ya da savunma silahlarının yokluğundan doğan açığı kapatan yüksek sürat gibi; zira dengesiz eksikliklere sahip çeşitlerin varlıklarını uzun süre devam ettiremeyeceği kanıtlanmıştı. Bu ilkenin çalışma şekli tıpkı buharlı motorun, her türlü düzensizliği, daha kendilerini gösteremeden tespit eden ve düzelten santrifüj regülatörününki gibidir; aynı şekilde hayvanlar aleminde dengelenmemiş hiçbir eksiklik gözle görünür bir büyüklüğe ulaşamaz çünkü daha ilk adımda, varlığı zorlaştırarak kendisini gösterecek ve bir süre sonra bunu kesin bir yokoluş izleyecektir. Burada savunulan tipte bir köken organize canlıların biçim ve yapılarında görülen; merkezi bir tipten uzaklaşan pek çok dal, belirli bir organın birbirine akraba, ardışık bir dizi türde gitgide artan verimliliği ve gücü, ve hayati önem arzeden karakterler açısından diğerlerinden ayrılan bir dizi türde renk, tüylerin dokusu, kıllar, boynuzların veya ibiklerin şekli gibi nispeten daha önemsiz kısımlardaki çarpıcı direşkenlik gibi modifikasyonların özel karakteriyle de uyumlu olacaktır. Bu açıklama biçimi, Profesör Owen’ın soyu tükenmiş biçimlerden ziyade yeni biçimlerin bir karakteristiği olduğunu söylediği ve hiç kuşkusuz hayvanın ekonomisindeki özel bir amaca yönelik herhangi bir organın aşamalı değişiminin sonucu olan “daha özelleşmiş bir yapının” ortaya çıkış sebebi konusunda da bizi aydınlatır.

Doğada bazı çeşit kategorilerinin asıl tipten aşamalı bir şekilde gitgide uzaklaşması yönünde bir eğilimin varlığını ve doğal ortamda bu sonucu veren ilkenin ayrıca, evcil çeşitlerin asıl tipe dönme eğilimini de açıkladığını gösterebildiğimizi düşünüyoruz. Bu aşamalı uzaklaşmaya herhangi bir sınır çizmek için ortada bir sebep görünmemektedir. Küçük adımlarla, farklı yönlerde ilerleyen, ancak yaşamın devamı açısından gerekli koşullar tarafından her an kontrol altında tutulan ve dengelenen bu uzaklaşmanın, soyun tükenmesi, geçmiş çağlardaki birbirinin yerini almalar gibi canlı organizmaların sergilediği bütün doğal olgularla ve sahip oldukları biçimlerin, içgüdülerin ve alışkanlıkların olağandışı değişimlerle uyumlu olduğu gösterilebilir kanısındayız.

Ternate, Şubat 1858.

Reklamlar