Herkesin göreceğini görüp duyacağını duyduğu, Fikret Başkaya’nın sıkça tekrarladığı deyimle “pazarın çoktan dağıldığı” 1947-1948 yıllarında Orwell tarafından Bin Dokuz Yüz Seksen Dört gibi bir romanın yazılabilmiş olması ne kadar anlaşılır ve normal bir durumsa, 1922 gibi nispeten erken bir tarihte Yevgeni Zamyatin’in Biz gibi bir şaheseri yaratması o kadar şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıdır. Kitabı okurken cevabını en çok merak ettiğim soru, Bolşevik hareketin içinden çıkmış bir edebiyatçı olarak Zamyatin’e Biz gibi son derece başarılı bir totaliter rejim tasvirini kaleme almada ilham veren şeylerin neler olduğuydu. 1905’in üniversiteli devrimcisi, hücre mahkumu, sürgünü daha sonra ne görmüştü de 1920’lerin başında bu tip bir kitap yazma ihtiyacı hissetmişti?

Bu soruyu tümüyle yanıtlamaya kalkışmak gibi bir niyet taşımıyorum. Ancak o yıllarda Yevgeni Zamyatin’in tanık olduğu bazı fragmanları aktarmayı, en azından “D-503″lerin, “Asur kabartmalarındaki savaşçılar gibi” yürüyen “binlerce baş, bir bütünü oluşturan, birbiriyle uyumlu bir çift bacak ve iki yana sallanan bir çift kol”un (Füsun Tülek çevirisi) nereden geldiğini göstermeyi deneyebilirim. Bu denemeyi de Zamyatin’in okumamış olması neredeyse imkansız olan 1919 tarihli Rusça bir metnin çevirisi üzerinden gerçekleştireceğim.

Okuyacağınız metin Rus sendikacı, yazar, devrimci ve üretim teorisyeni Aleksey Gastev tarafından yazılmıştır. Devrimden sonra ortaya çıkan Proletkült’ün önde gelen aktivist, teorisyen ve sözcülerinden biri olan Gastev, “O tendentsiyah proletarskoy kulturı” (Proleter Kültürün Eğilimleri Üzerine) adlı bu manifesto şeklindeki makaleyi Proletarskaya kultura (Proleter kültür) dergisinde yayınlamış.

Sovyetler Birliği tıpkı Aleksey Gastev ve Proletkültçülerin istediği, tasarladığı gibi bir ülkeydi, türünden kestirme bir iddianın peşinde değilim. Ama yine de Biz’i özümsemiş okurun çevirinin sonuna eklediğim küçük Gastev biyografisi ve Proletkült notundaki acı ironinin hakkını vereceği kanaatindeyim.

Proletkültçüler ile Bolşevikler arasında (ve Proletkültçülerin kendi arasında) ortaklıklar kadar, ciddi ayrımların da var olduğu bir gerçek. Öte yandan, bu iki modernist kolun ortak bir evrimsel atadan türediği de başka bir gerçek. Kanımca Zamyatin, eserinin başarısını biraz da bu ortak atanın bazı niteliklerini çok iyi gözlemlemiş ve bunlara karşı net bir tavır almış olmasına borçludur. Zaman bu tavrı haklı çıkardıkça eser de büyümüş görünüyor.

Ütopya – Anti-ütopya bağlamında Gastev-Zamyatin ilişkisi hem Rusça, hem de İngilizce literatürde iyi bilinen bir ilişkidir. Bu postun amacı Amerika’yı yeniden keşfetmekten ziyade, çok sevdiğim bu kitabın köklerine dair hiç değilse Internet ortamında tüketilebilecek Türkçe kaynaklara katkı yapmaktır, ki galiba var böyle bir ihtiyaç. Zira nette, bir mimar tarafından yazılmış bir yüksek lisans tezinde geçen alıntı bir cümlenin dışında bu ilişkiye temas eden başka bir yazı görmedim.

Yevgeni Zamyatin (1884-1937) — Aleksey Gastev (1882-1939)

Proleter Kültürün Eğilimleri Üzerine
Aleksey Gastev

Proleter kültürün tanımı meselesine son derece dikkatli yaklaşmak gerekir. Bazı düşünürlerin bu sorun etrafındaki cesareti büyük oranda sadece bayağılıkla neticeleniyor.

Proleter kültürün her şeyden önce emeğin kültürü olduğunu söylüyorlar. Ne var ki, emek dünya kurulduğundan beri vardır. Bu ücretli emeğin psikolojisidir. Ancak burada da köle psikolojisini proleter psikolojiden ayırt etmek zordur. Kavganın, ayaklanmanın, devrimin psikolojisi… Devrimci sınıfların ortak tarihsel yürüyüşü sırasında sanki az şey mi geçti? Son olarak, nihai ve ayırt edici karakteristik kolektivizmdir. Ve bir kez daha “ancak” kaydıyla. Artel kolektifleri, komün kolektifleri, dini kolektifler, politik ve sosyal kolektifler… Binlerceydiler…

Değişik biçimlerdeki politik, mesleki ve kooperatif türü işçi örgütlerinden proleter kültür için malzeme devşirmeye çalışmak boşunadır. Çünkü bu örgütler, örgütsel açıdan sadece tek bir biçimde, parlamenter demokrasi veya referandumlarla yürüyen doğrudan demokrasi biçiminde varolmaktadır. “Sovyetik” örgütlerin proleter kültürün gerçekleştirilmesi açısından bazı yeni ufuklar açtığı sanısına kapılınmamalıdır. Zira “Sovyetik” anayasa, varlıklı sınıflar için seçme ve seçilme sınırlaması getirilmiş bir demokrasiden başka bir şey değildir, zira sovyetler, proletaryanın, yoksul ve hatta “orta” köylülüğün politik bloğudur. Proletaryanın yükselen kültürünü duyumsamak için bu geçici oluşumların ötesine geçmek, bunların üzerine çıkmak şarttır.

Yeni sanayi proletaryası ve onun psikolojisi, kültürü açısından karakteristik olan şey, her şeyden önce sanayinin ta kendisidir. Yapılar, borular, sütunlar, köprüler, vinçler, yeni bina ve tesislerin bütün o karmaşık konstrüksiyonları, yıkıcı güç (Gastev burada “katastrofa” (afet, felaket) kökünden türeyen “katastrofiçnost” kelimesini kullanıyor.), engellenemez dinamizm; işte proletaryanın gündelik bilincine sızan şeyler bunlardır. Modern sanayi yaşamının her köşesine, hem örgütlülük, hem de katı bir nedensellik çerçevesine yerleştirilmiş yıkıcı bir güç (katastrofa) ve hareket işlemiştir. Yıkıcı güç ve devasa bir tempoyla zincirlenmiş dinamizm… Proleter psikolojiyi aydınlatan temel hususlar işte bunlardır.

Proletaryanın kaslarını ve sinirlerini eğiten çalışmanın her geçen gün artan metodik kesinliği, psikolojiye, her türlü insani duyguya karşı güvensizlikle dolu, sadece aygıta, makinaya ve alete inanan özel bir farkındalık ve keskinlik kazandırmaktadır.

Proletarya psikolojisini şaşırtıcı ölçüde standartlaştıran şey, sadece jestlerin, sadece çalışma ve üretim yöntemlerinin makineleştirilmesi değil, bunun da ötesinde uzlaşmaz bir nesnellikle bütünleşmiş gündelik düşünüşün de makineleştirilmesidir. Cesurca iddia ediyoruz ki, proletaryadan başka hiçbir sınıf, -ne eski, ne de çağdaş dünyanın sınıfları,- bu tür standartlaştırılmış bir psikolojiye sahip olamaz. İster Almanya’da, ister San Francisco’da, ister Avustralya’da, isterse Sibirya’da çalışsın, üretime dair en ufak imayı elektrik hızında algılayan ve karmaşık bir şablonlar kompleksi dahilinde gereğini yerine getiren ortak psikolojik formüllere sahiptir sadece. Varsın henüz uluslararası bir dil olmasın. Buna karşın elimizde milyonların bildiği uluslararası jestler, uluslararası psikolojik formüller var. Proleter psikolojiye hayranlık verici anonimliğini veren özellik işte tam da budur. Bu sayede proleter birimlerin her birini A, B, C veya 325, 075 ve O vs. şeklinde vasıflandırma imkânı doğmaktadır. Proleter düşünüşün o muazzam yıkıcı gücünün (Gastev burada yine “stihiya” (felaket) kökünden türeme “stihiynost” kelimesini kullanıyor. Kelimenin “kendiliğindenlik” gibi bir anlamı daha var.) anahtarı bu standartlaştırılmış psikolojide ve dinamizmindedir. Bu, proletaryanın aslen, kör, çılgın, artelci köylü kitlesi gibi kendiliğinden (stihiynıy) olduğu anlamına gelmez. Hayır, bunun anlamı, proleter psikolojisinde dünyanın bir ucundan diğerine güçlü psikolojik akınların fırtınalar hâlinde gezindiği ve bu akınların artık milyonlarca tekil kafanın değil, tüm dünyada birleşmiş tek bir kafanın hareketi olmasıdır. Uzun vadede bu eğilim hiç belli etmeden, bütün bir sınıfın açma, kapama ve kısa devre sistemleriyle donanmış nesnel psikolojisine dönüşerek bireysel düşünüşün olanaksızlığını kuracaktır. 

Yukarıda değindiğimiz standartlaştırılmış psikolojinin yanı sıra bu psikolojinin özel toplumsal yapısallığına da değinmek gerek.

Yeni sanayi tarafından mütemadiyen farklı “tiplere”, “çeşitlere” ayrılan, belirli “işlemleri” yerine getiren, belirli jestlerde bulunan insanlara bölünen proletarya, diğer yandan, işletmenin, gözlerinin önünde akan o devasa montajını psikolojisine dahil ediyor. Bu, aslen, herkese açık olan ve herkesin gördüğü fabrikanın kendi montajı, sürekliliği, işlemlerin ve fabrikasyonun birbirine bağımlılığıdır ve en nihayetinde bir işlemin diğerine, bir fabrikasyonun diğerine, bir “tipin” diğerine vb. önceliği ve bağımlılığında ifadesini bulan üretimin tamamının genel montajıdır. Artık bu aşamada proletaryanın psikolojisi, bir insan kompleksinin diğerinin kontrolü altında çalıştığı ve iş vasfı anlamında “kontrolörün” zaman zaman kontrol edilenin altında durduğu ve çoğu zaman da şahsen tümüyle bilinmez olduğu yeni bir toplumsal psikolojiye dönüşmektedir. Bu psikoloji, insanın insanla olan ilişkisinin yanı sıra, bütün olarak bir insan grubunun bütün olarak bir mekanizma grubuyla ilişkilerinde de kendini gösteren yeni bir işçi kolektivizmine işaret etmektedir. Buna mekanize kolektivizm de diyebiliriz. Mekanize kolektivizmin kendini ortaya koyması kişiselliğe o kadar aykırıdır, o kadar anonimdir ki, bu kollektif ve komplekslerin hareketi, sanki artık bireysel bir insan yüzü taşımayan, bunun yerine eşitlenmiş, standartlaştırılmış adımlara, ifadesiz yüzlere, lirizm ve hissiyattan arındırılmış, çığlıkla ya da kahkahayla değil, manometre ve taksometreyle ölçülen ruhlara sahip şeylerin hareketine yakınsar.

Aynı anda hem canlı iş gücünü, hem yeni kolektifinin demirden mekaniğini, hem de kendisini görülmedik büyüklükte sosyal bir otomata dönüştüren yeni bir kitlesel mühendisçilik akımını başlatan proletaryanın temsil ettiği büyüyen bir sınıfa sahip olduğumuz açık değil mi?

Proleter kültür konusunda uzman pek çok düşünürün görmek istediği kadar basit değil her şey.

Proleter sanat sorununa da böylesi bir basitlikle yaklaşmak istemiyoruz.

Proleter sanat söz konusu olduğunda, ideologlar genelde sorunun kendisiyle uğraşmanın dışında, proleter sanatın hususi sadeliğini onun ana karakteristiği sayarlar. Modernitenin en büyük sorunlarından birine karşı bu tip bir yaklaşımı büyük bir anlayış eksikliği olarak görüyoruz. Proletaryayı bir kenara bırakın. Sadece tekniği, savaşları, devrimleri görmüş modern bir halk üzerine konuşulduğunda bile, meseleye bizdeki halkçı sanatçıları ve klasikleri karakterize eden o el değmemiş basitlik ve sadelikle yaklaşmak bugün itibariyle imkânsızdır. Proletarya söz konusu olduğunda konuya sadelik üzerinden yaklaşmak, bize göre ikiyüzlülüğü vazetmektir.

Elbette, mahsus şekilden şekle girmek, stilizasyonlarla uğraşmak şarttır anlamına gelmez bu, ancak ucuz kültür ürünlerinin önünde kendinden geçmenin de gereği yok.

Yukarıda dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştığımız gelişmekte olan karmaşık psikolojik süreçlere yeni proleter sanatın içeriği açısından yaklaşmak gereklidir. Sokakta resim satan Tanrı korkusuna sahip satıcılardan ibaret olsaydık, elbette eski tuluklara “yeni şarap” doldurmaya uğraşırdık. (İncil’den.) Ne var ki, bu tip bir hareket başarısızlığa mahkumdur. Bugüne dek eşine rastlanmamış bir psikoloji yaratmakta olan sınıf, er veya geç yeni yöntemlerin oluşturulmasını, yeni bir sanatsal stili talep edecektir.

Kâhinlik taslamak niyetinde değiliz, ancak proleter sanatı her hâlukârda sanatsal yöntemlerde gerçekleştirilecek olağanüstü bir devrimle birleştirmek zorundayız. Örneğin söz sanatçıları, Futuristlerin ortaya attıklarını değil, çok daha yüksek problemleri çözmek durumunda kalacak. Eğer Futurizm “kelime yaratımı” sorununu ileri sürdüyse, proletarya da kaçınılmaz olarak bu sorunu ileri sürecek, ama o kelimeyi gramatik açıdan reforme etmekle yetinmeyecek, daha da ileri giderek kelimeyi teknikleştirmeye uğraşacak. Kelime gündelik ifadesi içerisinde belli ki, proletaryanın çalışma ve üretim hedefleri için yeterli değildir. Proleter sanat gibi, bu kadar yeni ve bu kadar ince bir yaratım için kelime yeterli gelecek mi? Kelimenin teknikleştirilmesi işinin nasıl olacağına dair ön kabuller koymuyoruz ama açıktır ki, bu sadece sesin kuvvetlendirilmesiyle olmayacak, kelime, taşıyıcısı olan canlı varlıktan, yani insandan adım adım ayrılacak. Burada, tümüyle insana dayalı gösterilerin, zavallı modern tiyatro faaliyetlerinin ve oda müziğinin arka plana atıldığı, gerçekten de yeni ve kombine bir sanata yaklaşıyoruz. Şeylerin, mekanize kalabalıkların, kişisellik ve lirizm nedir bilmeyen açık ve sarsıcı bir azametin bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş gösterisine doğru gidiyoruz.

1919

Çeviri: Mustafa Yılmaz. 10 Eylül 2011, Moskova.

Aleksey Kapitonoviç Gastev 1882 yılında Suzdal’de doğdu. 1901’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katıldı. Politik faaliyeti nedeniyle 1902’de öğretmen okulundan atıldı. Ertesi yıl ülkenin kuzeyindeki Sıktıfkar’a sürüldü. Yurtdışına kaçtı. Bir süre sonra Rusya’ya geri döndü ve 1905 Devrimi’ne katıldı. 1908’de partiden ayrıldı. Bir süre Paris’te yaşadı. Ülkeye dönüşünün ardından 1914’te Çarlık hükümeti tarafından tekrar sürgün edildi. Şubat Devrimi’nin patladığı günlerde bir kez daha sürgünden kaçtı. 1917’den itibaren yoğun bir sendikal faaliyet içinde yer aldı. Proletkült hareketinin teorisyenlerinden biri oldu. 1920’de Merkezi Emek Enstitüsü’nün kuruluşunda önemli rol oynadı. Aleksey Gastev 1904’ten itibaren edebiyatla da ilgilendi. 1921 yılında Riga’da yayınladığı Slovo pod pressom. Paçka Orderov (Preslenmiş Kelime. Emirler yığını) adlı manzum eserde fabrika yaşamında kullanılan komutlarla evrenin nasıl idare edilebileceğini göstermeye çalıştı! Rus edebiyatı uzmanı Leonid Geller, ironiyle Yevgeni Zamyatin’in Biz’i ve bu kitabın birlikte basılmasının ikincinin anlaşılmasına büyük katkıda bulunacağını söyler. Bu eserden sonra edebiyattan tümüyle çekildi. Kendisini sanayinin organizasyonu çalışmalarına adadı. 1926’da Kızıl Bayrak Nişanı’yla ödüllendirildi. 1931’de Komünist partisine girdi.  8 Eylül 1938’de “karşıdevrimci terörist faaliyetlerde bulunduğu” gerekçesiyle NKVD tarafından tutuklandı. 15 Nisan 1939’da da Moskova Bölgesi’ndeki ünlü infaz poligonu Kommunarka’da kurşuna dizildi.

Birkaç yıl önce, Rus Federal Güvenlik Servisi FSB, Aleksey Gastev’in tutuklanması ve idamıyla ilgili KGB arşivlerinde yer alan belgeleri kamuya açtı. Belgelere göre, işkence dahil olmak üzere sert sorgulama tekniklerine maruz kaldığı düşünülen Gastev’in sorgu tutanaklarında Troçki, Buharin, Uglanov, Ryutin, Şlyapnikov ve Tomski gibi isimlerin yer aldığı hükümet karşıtı terörist bir grubun üyesi olduğunu itiraf etmeye zorlandığı, muhalif fikirleri olduğunu kabul ettiği, ancak terörist faaliyet suçlamalarını reddettiği, bir süre başkaları aleyhinde olumsuz bir ifade vermemeye gayret ettiği, ancak daha sonra bunda başarılı olamadığı ve hem kendine, hem de önüne konan isimlere yöneltilen suçlamaları kabul ettiği görülmekte (İngilizce özeti için tıklayın.).

***

Proletkült, Proletarskiye kulturno-prosvetitelnıye organizatsii (Proleter Kültürel Aydınlanma Örgütleri). 1917 yılında Şubat Devrimi’nden hemen sonra ortaya çıktı. Hareketin önderleri (A. Bogdanov, P. Pletnev, F. Kalinin) önlerine, güçlenen işçi sınıfının kendine ait yeni bir kültürün yaratılması görevini koydu. Proletkült hızla büyüdü. 1920’ye gelindiğinde 80 bin üyesi ve 400 bin aktivisti vardı. Proletkült’ün Lunaçarski’nin ön ayak olmasıyla 3-10 Kasım 1920 tarihleri arasında düzenlenen ilk kongresinde çoğunluğu ele geçiremeyen Bolşevikler, örgütü bir kararnameyle  Halk Eğitim Komiserliği’ne bağladı. Örgütün bağımsızlığını yitirmesiyle birlikte önde gelen üyelerin bazıları hareketten koptu. Proletkült, 1922 yılında Lenin’in eleştirilerinden ve bununla bağlantılı olarak bütçesinin büyük oranda elinden alınmasından sonra sonra etkinliğini iyice yitirdi. 1932 yılında da bitkisel hayatını tamamladı.

Reklamlar