Geride bıraktığımız 10 Ağustos günü Rus gülmece yazarı Mihail Zoşçenko’nun 116. doğum günüydü. Çok sevdiğim bu yazarın doğum gününü bir çeviriyle kutlamak istemiş ancak araya giren başka çalışmalar yüzünden ertelemek zorunda kalmıştım. İşler hafiflemiş, Moskova’ya dönüş hazırlıkları başlamışken işte bu postla Zoşçenko’nun hediyesini gecikerek de olsa aradan çıkarıyorum.

Okuyacağınız yazı Nazım Hikmet’in hayat arkadaşı Vera Tulyakova tarafından kaleme alınmıştır. Nazım 1951’de Moskova’ya ayak bastığında kendisine kiminle görüşmek istediği sorulmuş. Usta, bu soruya “Meyerhold ve Zoşçenko” diye cevap vermiş. Bu iki dev isimden ilki 1940’ta uyduruk bir suçlamayla duvarın önüne dikilmiş, ikincisi ise 1946’da “Ahlaki ve siyasi bakımdan düşkünleştiği” gerekçesiyle edebiyat dünyasından sürülmüştü. Nazım Meyerhold’u görme fırsatını ebediyen kaçırmıştı ama Zoşçenko’yla o çok istediği buluşmayı 1954 yılında, biraz da kurnazlığı ve cesareti sayesinde gerçekleştirme şansını yakalamıştı. Vera işte bu buluşmanın detaylarını anlatmaktadır.

Yazı Türkçede daha önce Edebiyat ve Sanat Dergisi Varlık’ın 1989 tarihli bir sayısında yayınlanmış. O çevirinin sahibi kim bilmiyorum. Öğrenmek isteyenler derginin ilgili sayısını pecya adlı kütüphane süsü verilmiş dükkandan satın alabilir.

Doğum günün kutlu olsun, Mişa! Alkışlar Sana!

Mihail Zoşçenko (1895-1958)
Mihail Zoşçenko (1895-1958)

ALKIŞLAR
Vera Tulyakova-Hikmet

Edebiyat dünyasının iki ismini, iki acıklı ömrü, Türk şair Nazım Hikmet’le Rus yazar Mihail Mihayloviç Zoşçenko’yu birleştiren bu sıra dışı öyküye nereden başlamalı? Birkaç kere denedim ama nafile. Bir türlü devamını getiremedim cümlelerin. Kâh keskin dönüşlerle öyküye özlü bir şekil verecek uygun kelimeleri bulmakta zorlandım, kâh öykümün kahramanlarına duyduğum tarif edilemez acıma duygusu rahat vermedi, kâh öykünün kendisi tıpkı eski zamanlardaki gibi sakıncalı geldi bana.

Şimdi geçmiş hakkında her şeyi konuşmak mümkün. Ancak aradan otuz yıl geçti. Yapabilecek miyim bakalım.

Nazım Hikmet, 1955 yılından beri sık sık, çalıştığımız Soyuzmultfilm stüdyosuna gelirdi. Redaktör olarak çalıştığım bu stüdyoda onun iki senaryosu filme çekildi (bkz. Nazım Hikmet Çizgifilmleri– M.Y.) O zamanlar (ve bugün de öyledir sanırım), çizgi filmleri yapanlar neşeli, haylazlık derecesinde dalgacı, temiz insanlardı. Eski bir kilise binasına iliştirilmiş, kalem kutusu gibi dar ve uzun bir yapı olan senaryo bölümümüz stüdyolara giden yolların en sevdiği kesişme noktasıydı. İnsanlar bazen içini dökmek, bazen de ilginç bir haber anlatmak ya da dinlemek için, komik bir espriyi ya da repliği denemek ve yahut en sevdiğimiz yazarların bugünlerde ne üzerine konuştuğunu duymak için buraya koşardı. N. R. Erdman, M.D. Volpin, M.A. Svetlov, Nazım Hikmet, V.V. Suteyev, A.A. Galiç ve en az onlar kadar iyi diğerleri.

Nazım Hikmet muhteşem bir hikayeciydi. Ayrıca hünerli şakalardan, iyi fıkralardan haz duyar, dokundurmaları hemen yakalardı. En acılı günde bile gülmeyi bilen insanlarla arkadaşlık etmekten hoşlanırdı. Kalem kutumuza uğramayı severdi. Sık sık beklenmedik sorularla bizi sıkıştırırdı. Keyifle, istekle, sadece ona özgü mizah anlayışıyla bir sürü hikayesini anlatırdı. Biz de onu dinlemeyi severdik. Başına çok şeyler gelmiş biri olarak, her türlü bayağılıktan ve edepsizlikten arınmış bu ortamda kafa dinlediğini düşünürdük.

Nazım’ın, eşit derecede sevdiği klasiklerin arasında Moliere ve Gogol’ün ardından Mihail Mihayloviç Zoşçenko’nun kararnameyle [1] lekelenmiş adını telaffuz etmesini açıkçası hiçbirimiz beklemiyorduk. Zoşçenko’yu okumuştuk, biliyorduk ancak kendi sanat çevremizde bile kimse onu büyük bir yazar olarak görmüyordu. Olay şöyle gelişti. 

Ellili yıllarda, yani paslı kilitlerin hayatımızın kapılarından söküldüğü ama pencelerdeki parmaklıkların yerli yerinde durduğu o ağır günlerde kamuoyu kendini sonsuz çeşitlikteki fıkralarla ifade ediyordu. Yergi edebiyatının hükümet tarafından yok edilmesiyle orantılı olarak bu süreç hızlanıyordu. İnsanlar her türlü yalana, aptallığa, demagojiye, sosyal adaletsizliğe ve idari beceriksizliğe fıkralarla cevap veriyordu. Bu fıkralar her yerde anlatılıyordu ama nedense hiç kimse nereden geldikleri üzerine kafa yormuyordu.

Bir gün Nazım bize geldi ve yüzünde bir gülümsemeyle, birkaç gün evvel Ukrayna’da kolhozcu yoldaşlarla görüştüğünü söyledi. Kolhozculardan komünizmle ilgili çok acımasız bir fıkra duymuştu. “Özeti şu,” diyordu Nazım, “Komünizm ancak her kolhozda bir helikopter olduğu gün gelecek. Böylece lazım olduğunda köylüler buğday için Moskova’ya gidebilecek.”

Sonra Nazım devam etti: “Onlara Sovyetler Birliği’nde bu fıkraları kimin bulduğunu sordum. Son derece ciddi yanıt verdiler: ‘Politik olanları İlya Ehrenburg yazıyor. Buğdaylıları ise Zoşçenko!’ Onları ikna etmek için uğraşmadım hiç. Yoldaş Zoşçenko adına çok sevindim. Burada ona karşı çok ayıp ettiler ama halk nezdinde muazzam bir itibarı var! Sovyet insanının bu muhteşem sevgisinden Yoldaş Zoşçenko’nun da haberi olmasını çok istiyorum.”

Sonradan aklıma kazınacak olan bu yaz günü, yani 22 Temmuz 1958’de, Nazım yorgun bir halde stüdyoya geldi ve bizim bölümde alışılmadık bir meclisle karşılaştı: Ünlü bir besteci, ki kendisi acımasız şakaların ustasıdır [2], kendinden geçmiş bir halde, sevilen komedi sanatçısı Henkin’e yaptığı şakaları anlatıyordu şaşkın dinleyicilerine.

Nazım geldiği sırada, başarılı besteci bembeyaz gömleğinin pırlanta düğmelerini ışıldata ışıldata hikaye anlatıyordu. Bir keresinde adamakıllı sarhoş olan Henkin akşam geç saatlerde zar zor evine varmış. Restoranda birlikte içki içtiği arkadaşları da çaktırmadan peşinden gelmiş. Ünlü aktörün kafasını yastığa koyar koymaz sızma huyunu iyi bilen arkadaşları bir süre sonra apartmana girmişler. Binada tadilat yapıldığından haberdarlarmış. Çikolata renkli boya tenekesiyle ayaklı merdiveni kapıp Henkin’in kapısını aralamışlar. İçlerinden birinde evin anahtarı varmış. Sessizce, bebekler gibi uyuyan sanatçının odasına girmişler. Sonra daha önceden planladıkları üzere ayakkabılarının tabanını boya tenekesine daldırmışlar ve Henkin’in yürüyüşünü taklit ederek yataktan beyaz badanalı duvara kadar ayakkabı izlerini dizmişler. Ardından aynı şekilde duvardan tavana sıçramışlar. Tavanda ayak basmadık yer bırakmadıktan sonra izleri karşı duvardan indirmişler ve yatağa ulaşarak çemberi tamamlamışlar. Ayakkabıları da yatağın kenarına bırakmışlar. Sonra da tenekeyle merdiveni alıp ortadan kaybolmuşlar.

Sonrası tıpkı muhteşem bir Hitchcock finali gibi. Artistin uyanışı, arkadaşlardan arka arkaya gelen “tesadüfi” telefonlar, talihsiz kurbanın bilinçli bir şekilde gitgide arttırılan huzursuzluğu ve nihayet haylaz dostların manevi tazminat niyetine yanlarında getirdikleri konyak kadehleri eşliğinde yapılan neşeli bir itiraf.

Bu novellanın ardından besteci nefes dahi almadan sıradaki hikayeye geçti. Yine, bu şirin arkadaş grubunun Lubyanka’dan [3] ödünç bir numarayla oyuna getirdiği, kolay kanan, yalnız sanatçı Henkin hakkında bir hikayeydi bu.

Halkın sevgilisi Henkin o gün, muhtemelen Teatr Satry’de sahnelenen başarılı bir gösterinin ardından her zamanki gibi iki tek attıktan sonra güç bela dairesinin olduğu kata çıkmış. Bu arada olay, yine yoğun tutuklamaların kol gezdiği 1940’lı yılların sonunda geçiyor.

Zavallı adam işte tam bu sırada fecaatle dairenin kapısının kırmızı damgayla mühürlendiğini görüyor. Üstüne bir de kapıya yapıştırılmış beyaz bir kağıt ve kağıtta kırmızı kurşun kalemle, kocaman harflerle kazınmış lanetli “Mühürlenmiştir” ibaresi.

Gördüğü manzara karşısında sarsılan adamcağız mührün içki şişesine ait olduğunu, damganınsa bozuk parayla yapıldığını nasıl fark etsin? Hemen inanıvermiş. Merdivenin altına saklanan şakacılar bir yandan ölüp ölüp dirilen Henkin’i gözlüyor, bir yandan da gülmekten yerlere yatıyorlarmış. Koridordaki telefonda aradığı bütün arkadaşlarına bir geceliğine kendisini kabul etmeleri için yalvaran zavallı adamın halini görmek çok eğlenceliymiş. Şakayı organize eden ekip tarafından daha evvel, “Eski komedi sanatçısı Vladimir Henkin’i evinize almayın. Lubyanka ensesinde.” şeklinde uyarılan arkadaşları, ahbapları tarafından resmen ölümün eşiğine itilen adamcağızı reddediyormuş doğal olarak.

Besteci dinleyicilerin üzerinde bıraktığı etkiden o kadar memnundu ki, kimsenin gülmediğini fark edememişti. Birden Nazım biraz kederle, biraz tiksintiyle patladı adama: “Bu yaptığınız insanlığa sığar mı? Kendi halinde, sessiz sakin bir insana yapılır mı bu?! Adamcağızı yavaş yavaş öldürmüşsünüz. Ne kadar yazık. Demek ki koskocaman bir edebiyattan bile bir şey öğrenememişsiniz. Allah kahretsin! Zavallı Gogol! Zavallı Zoşçenko!”

Saldırıdan etkilenmiş görünmeyen besteci kelime oyunlu bir şaka daha yapmaktan kendini alıkoyamadı: “Hakikaten de zavallı Zoşçenko. Ölmüş bugün.”

Hhhaaa!” diye, istemsiz bir nefes koyuverdi Nazım.

Bu olaydan sonra eski bir Moskova binasının avlusunda Nazım’la geç saatlere kadar oturduk. İki adım ötede, kumda çocuklar oynuyordu. Çocukların kuş misali şakımaları ve bağırış çağırışları altında, Nazım’ın Zoşçenko’yla buluşmasının hikayesini neredeyse nefessiz dinledim ve gençlikten gelen zihin tazeliğiyle her kelimesini ezberledim.

Ama daha önce, genç Nazım’ın kalbini fetheden ilk Zoşçenko kitabını 1920’li yılların başında Kuntsevo’da Rusçayı yeni yeni söktüğü sıralarda, Moskova’daki çevirmeni ve arkadaşı Eduard Bagritski’den aldığını öğrendim, ki kusursuz edebiyat zevkini büyük oranda ona borçludur. Bu kitabın Nazım üzerindeki etkisi ömrü boyunca sürecektir. 1937’de Türkiye’de uzun süreliğine hapse girdiğinde Zoşçenko’yu ve hikayelerini anımsamış, böylece bu zor zamanlarda yüzünden gülümsemesi eksik olmamış, kendinde dayanma gücü bulmuştu.

Sonradan Nazım’ın arkadaşları Zoşçenko’nun Rusça bir kitabını tedarik etmişler. Nazım da uzun hapis hayatı sırasında yazarın şaşırtıcı konularını özümsemek için çaba harcarmış. Bütün hapishane bu Rusça hikayelerin çoğunu neredeyse ezbere bilir ve hikayelerin pek de talihli sayılamayacak kahramanlarına dostça gülermiş. Nazım, en cahil Türk köylüsünün bile, daha önce bir türlü kavrayamadığı, Sovyet, Rus insanlarının da tıpkı kendisi gibi insan olduğu gerçeğini Zoşçenko hikayeleri sayesinde kolayca algılayabildiğini işte bu sırada fark etmiş. Evet, dehşet dolu komünist yaşam tarzlarıyla bütün dünyayı ürküten kızıl canavarlar değiller, sadece insanlar.

Nazım, Sovyet yaşam tarzının propagandasını yapmanın en iyi yolunun Zoşçenko kitapları olduğunu ve onun mizahının kelimenin tam anlamıyla okuyanı silahsızlandırdığını ve kendine çektiğini düşünüyordu. Hapishanede büyük bir hevesle “Savaş ve Barış”ın iki cildinin yanı sıra bu öykü seçkisini de çevirmişti. Çevirinin başarısı konusunda yanılmadığına da seviniyordu. [4] 

Nazım artık olgunlaşmış bir insan olarak 1951’de Stalin Moskovası’na yeniden geldiğinde kendisine kiminle görüşmek istediğini sormuşlar. Meyerhold’un ardından aklına gelen ilk isimlerden biri Zoşçenko olmuş. Ancak kendisine Zoşçenko’nun tehlikeli bir hastalık geçirdiği, şu anda Leningrad’da yaşadığı ve doktorların yanına kimsenin girmesine müsaade etmediği söylenerek bu isteğini geri çevirmişler.

Nazım ancak üç yıl sonra Nikolay Pavloviç Akimov’dan yazarın trajedisiyle ilgili bütün gerçeği öğrenmiş. Artık kimsenin Zoşçenko’yla görüşmesinin önüne geçmesine imkan yokmuş.

Aradığı fırsat gecikmemiş. 1954 Kasımında Nazım hiç beklemediği bir sırada Leningrad’dan bir telgraf almış. Sonradan Kommisarjevskaya adını alacak olan Dram Tiyatrosu’nun baş rejisörü Vladislav Stanislavoviç Andryuşkeviç, “Bayramın İlk Günü” adlı Nazım Hikmet piyesinin prömiyerine yazarı davet ediyormuş. [5] Nazım teklifi kabul etmiş ve hemen yakın arkadaşı ve çevirmeni Ekber Babayev’i çağırmış. İkisi birlikte muhteşem bir günün sabahında Leningrad’a gelmişler.

Nazım Hikmet, keskin bir hicivle bürokrasiyi ve parti kültünü hedefe çakan ve bu yüzden anında yasaklanan ünlü piyesi “İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu?”yu yazmamıştı henüz. Aparatçikler ona saygı duymaya devam ediyordu. Bu yüzden onu büyük bir törenle karşılamışlar ve Avrupa Oteli’ne yerleştirmişler. Herkes odadan çıkınca hemen Ekber’den Zoşçenko’yu aramasını ve akşamki prömiyere davet etmesini rica etmiş. Mihail Mihayloviç’i korkutmaktan çekindiği için kendisi aramak istemiyormuş.

Telefonu Zoşçenko açmış. Arayanın kendisini tiyatroya davet eden Nazım Hikmet olduğunu öğrenince epey telaşlanmış ve ısrarla teklifi reddetmiş. Bu meşhur Türkün, Merkez Komitesi’nin kendisi hakkındaki kararından ve kendisine uygulanan korkunç edebi ambargodan haberdar olmadığını sanıyormuş. Prömiyere giderse Nazım’ın da başını belaya sokacağından endişe etmiş.

Bunun üzerine ahizeyi Nazım almış: “Zoşçenko Yoldaş, her şeyi biliyorum. Bunları boşverin. Siz en sevdiğim yazarlardan birisiniz. Sırf sizinle buluşmak için bu şehre geldim. Sizden bugün benimle birlikte tiyatroya gelmenizi rica ediyorum. Bu benim için çok önemli.”

Zoşçenko kabul etmiş, aralarında sözleşmişler. Tiyatroya giderken Mihail Mihayloviç’e uğranacak, o da belirlenen saatte apartmanın girişinde bekleyecek.

Her şey planlandığı gibi gerçekleşmiş. Buluşmuşlar, kucaklaşmışlar ve tiyatroya o şekilde girmişler. Leningrad parti örgütü lideri elinde buketlerle kapıda Nazım’ı bekliyormuş.

Nazım, Drama Tiyatrosu’nun girişindeki, Gogol’ün “Müfettiş”ini andıran bu sahneyi hatırlayarak acı acı güldü. Partinin kültür yetkililerinin tepe taklak oluşlarını, karşılamaya gelenlerin vücutlarından yayılan korkunç sıcaklığı, korku ve sıkıntıdan hep birlikte terleyişlerini taklit ediyordu. Zoşçenko’ya nefretle bakan fena gözlerini, yine de kendilerini tutarak Mihal Mihayloviç’i Nazım Hikmet’ten ayırmaya ve bir yerlere götürmeye çalmalarını hatırlıyordu. Yeraltı tecrübesine sahip eski kurt, arkadaşının omzundan sıkıca tutmuş. Üçüncü zilin ardından boşalan fuayeden ağzına kadar dolu salonun kapılarına doğru ilerlemişler. Nazım konuğuna kapıları açmış ve onu seyirciye doğru itmiş. Kendisiyse bir adım geride kalarak eşiğin ardında durmuş. Prömyere gelen Leningradlı izleyicilerin, sanki sevdikleri yazarla baş başa kalmış gibi birden buz kesişini, ardından da iflah olmaz naiflikleriyle bu klasikleşmiş yazarın affedildiğine ve yasal hale geldiğine kanaat getirerek içten ve coşkulu alkışlarla salonu inletmelerine şahit olmuştu. Zoşçenko kalabalığın önünde sessiz, konsantre, telaşsız bir halde dikiliyormuş. Ardından Nazım Hikmet girmiş içeri ve alkış yağmuru tekrarlanmış. Ancak Nazım, kendi alkışların sıradan, Zoşçenko’nunkilerinse bambaşka olduğunu söylüyordu. Bu alkışlar Nazım’ın hatırlamaktan hoşlandığı, hayatının en değerli ve en mutlu anlarından biriydi.

Nazım sevinçle, o akşam her şeyin istisnai bir biçimde nasıl yolunda gittiğini anlattı. Gösteri başarılı olmuş, piyes seyirciler tarafından beğenilmiş, oyuncular harika bir iş çıkartmış, salon sık sık alkışlamış ve asıl önemlisi Zoşçenko orada, onunla birlikteymiş (Nazım nedense soyadındaki iki “o”yu da vurgulu telaffuz ediyordu). [6] Antrakta kucaklaşarak dolaştıkları sırada Nazım Mihail Mihayloviç’e hapisteyken öykülerinin kendisine nasıl yardım ettiğini anlatmış. Düşmanının yüzüne gülmesini bilen bir maphus en yenilmez maphustur derken birden arkadan bir erkek sesi duymuş. Belirgin bir alayla ve iğrenç derecede yüksek sesle sanki ensesine muştayla vurulmuş gibi şu kelimeler telaffuz edilmiş: “Nazım Hikmet’e yapışan bu koca burunlu esmer bastıbacak da kim?!”

Heyecanlanan Nazım gözlerini kapadı ve yarım yamalak sözlerle bütün tiyatroya “Soysuzlar!” diye haykırmak istediğini söyledi. Arkasını dönüp de her hallerinden bir yerlerden gönderildiği belli olan Komsomol rozetli bu iki herifi görünce onları adamakıllı benzetmek isteği duymuştu. Ama yine de kendine özgü soğukkanlılığını korumuş, gayet iyi ayarlanmış hatip sesiyle provokatörlere cevap vermiş: “Bu benim yakın arkadaşım Zoşçenko Yoldaş. Kendisi bütün medeni dünyanın sevdiği ve saydığı bir Rus yazarıdır!”

Aslında anlatıya hikayenin zirve yaptığı, Zoşenko’nun bugünkü algılanışı açısından kahince nitelikteki bu sözlerle son vermek en iyisi. Ama yapamam. Sonra ne olduğunu anlatacağım.

Oyun mutlu sonla bitip konuşmalar, çiçekler, el öpmeler gibi prömiyer ritüelleri tamamlandıktan sonra Nazım Zoşçenko’yla bu şekilde ayrılmaya fiziki olarak da hazır olmadığını hisseder. Zoşçenko’nun heyecan ve yorgunluktan zorlukla ayakta durduğunu görmesine rağmen onu otele davet etmek ister: “Zoşçenko yoldaş, yarın akşam Moskova’ya dönüyorum. Gelin şimdi otele bana gidelim. Yeni öykülerinizden bazılarını okuma nezaketini gösterirseniz beni dünyanın en mutlu insanı yaparsınız!”

Zoşçenko nazlanmadan kabul eder. Sadece Avrupa Oteli’ne giderken el yazmalarını almak için birkaç dakikalığına eve uğramalarını ister.

Nazım Hikmet’in odası insan kaynıyor. Rejisör V. S. Andryuşkeviç, karısı, aktörler, çevirmenler, Moskovalı gazeteci L. Batagova, hepsi orada. Akşam yemeğini odada yeniyor. Sanatsal açıdan ender rastlanır bir doygunluktaki bu gecenin ayrıntılarını kaleme almamda bu insaların çok yardımı dokundu.

Nazım çok sabırsız bir insandı. Canı bir şeyi elde etmek istediğinde var gücüyle işe koyulurdu. O gece de öyle oldu. Yemeğin bir an evvel yenip kaldırılması için herkesi sıkıştırıyordu: “Yoldaşlar, rica ediyorum, daha hızlı yiyin! İşimiz var!” Nihayet masa toplandı, Mihail Mihayloviç ortadaki koltuğa oturtuldu. Ayaklarının dibindeki çantayı aldı ve el yazmalarını çıkardı.

Bu çantada henüz yayınlanmamış bir kitabım var. Adı “Yüz Hikaye”. Hepsi cezadan sonra yazıldı (Aynen böyle demişti, “cezadan sonra”). Okurlarımın bilmesini istediğim bir şey var: Çalışmaya hiç ara vermedim. Benim profilimde bir yazar açısından koşulların uygunsuz hale gelmesi başka mesele. Ne de olsa koşulları biz belirlemiyoruz, onlar bizi belirliyor.”

Ve o güne kadar kimsenin bilmediği “Yüz hikaye” kitabının prömiyeri başladı. Bu kitap tasarlandığı haliyle daha sonra da basılamayacaktı. Nazım ilk kez işte burada Mihail Mihayloviç’i tepeden tırnağa inceleme fırsatını buldu. Gözleri, zayıflığı, şeffaflığı, saklamaya çalıştğı titreyen elleri, fiziksel gücünün belirgin sınırlılığı… Ekber Babayev’in az evvel dediğine göre güvenlik örgütü mensupları tarafından edebiyat sahasından yoksulluğa doğru sürülen ve yakın zamanda bilimsel bir enstitüde araç gereç yıkamaktan sorumlu bir laborant olarak çalışmaya başlayan bu gururlu adam için çok acı duyduğunu söylüyordu Nazım.

Başlangıçta Zoşçenko okuduğu her öykünün ardından geceyi bahane ederek gitmeye niyetlenmişti. Sonra zamanın nasıl geçtiğini unutmuş, gerginliği üzerinden atmış, sanatkarane bir edayla ve keyif alarak okumaya ve insanlara güzel, çekici gelmeye başlamıştı.

Nazım, Zoşçenko’nun kah gözleri yaşarana dek kahkahalarla güldüğünü, kah kahramanlarına karşı sempati duygusunun benliğini sardığını, bunun da ele alınan karakterin canlılık hissini kuvvetlendirdiğini hatırlıyordu. Duyduğu her şey, ender bir yeteneğe sahip sanatçı tarafından anlatılan gerçeklikti. Zoşçenko’nun büyülü yeteneğini her şeyde duyumsuyordu: seçilen öykü konularının yüksek edebi kültüründe, sanatsal açıdan üzerinde düşünülmüş olguların özlülüğünde ve ustanın ince dokunuşlarıyla gerçekliğin groteske dönüştüğü o özel sınırda, ki Nazım bu sonuncusuna çok önem verirdi. Küçücük bir fidan gelişip bir ağaç gövdesi haline geldiğinde insan ruhunun bu kütüğün üstünden atlayıp geçmesi imkansızdır.

Zoşçenko gece boyunca bol bol, cömertçe okudu. İnce parmaklarının arasında yakut kırmızı bir şarapla dolu kristal bir kadeh. Zaman zaman kadehi ağzına götürüyor ve kaliteli şarabın kokusunu içine çekiyor ama içmiyordu. Son derece ciddiydi. Bu okumadan Nazım’ın aklında birkaç öykü kalmıştı, her seferinde ayrıntıları değiştirerek bunları başkalarına anlatmaya bayılırdı. En sevdiği öykü ise her gün yeni bir hastalığa yakalanan yaşlı dericiyle ilgili olandı.

Polikliniklerdeki bütün doktorlar seferber olmasına rağmen bir türlü dericinin sıkıntısına çare bulamıyor. Hastalıklardan bitap düşmüş emekçinin aklına sık sık yaşamla ilgili hüzünlü ve karanlık düşünceler akın ediyor. Sonra bir gün ihtiyar adama eski tüfek bir profesöre görünmesini salık veriliyor. İhtiyar da bu tavsiyeye kulak veriyor. Profesör bir bakışta teşhisi koyuyor:

Dertlerinizin sebebi düztabanlık.”

İyi de daha adam gibi muayene bile etmediniz!”

 Profesör gülüyor: “Nasıl yürüdüğünüzü gördüm… Ne iş yapıyorsunuz?”

Deri tabaklıyorum.”

Derinin kalitesi konusunda sık sık hata yapar mısınız?”

Asla.”

Ben de öyle, canım kardeşim. Bendeki tecrübe sende olsa bırak ceketi, duvarın ötesini bile görürsün.”

İşin ehlinin insanı sadece derdinden ve yaşlılık korkusundan kurtarmakla kalmayıp yaptığı işe, mesleğine, paha biçilmez tecrübesine karşı saygı aşıladığı, yaşama sevincini yeniden canlandırdığı, üstüne üstlük bütün bunları yarı fiyatına yaptığı durumlarda insanların birbirini anlaması üzerine dokunaklı bir öyküydü bu. Zoşçenko daha sonra bu öyküdeki dericiyi terzi yaparak ve başka bazı ayrıntıları değiştirerek “İhtiyarlığa övgü” adıyla yayınladı. Ancak Nazım bu iyimser hikayenin ana fikrini yaşadığı sürece hiç unutmadı.

O geceden “Ruhsal çelişki” adlı felyetonu da en az bu öykü kadar keyifle hatırlıyordu. Öykünün kahramanları mobilya fabrikasında çalışan neşeli usta, örnek aile babası, votka müptelası Sergey Sergeyeviç ve onu alkolizm belasından kurtarmaya kararlı botanik profesörü komşusu idi. Hikayenin sonunda Sergey Sergeyeviç ve komşusu birlikte kafaları çekiyordu. Çünkü alkol köşedeki büfeden tiyatroya kadar her yerdeydi.

Zoşçenko okudukça Nazım’ın heyecanı artıyordu. En sonunda dayanamadı ve bağırdı: “Yoldaş Zoşçenko! Kardeşim! Verin kitabınızı, hemen basılmasını sağlayayım!”

Ve el yazmasını aldı.

Zoçenko bir süre sustu, ardından sessizce sordu:

Bu işi nasıl başarmayı düşünüyorsunuz, Nazım?”

Hiç merak etmeyin kardeşim, arkadaşım bu kitabı basar.”

Kimmiş bu arkadaş?” diye sordu Zoşçenko yine aynı ürkeklikle.

Simonov! Biliyorsunuz, dergisi var…”

Simonov mu? Asla!” dedi sertçe ve Nazım’dan el yazmasını geri aldı. Nazım’ın şaşırdığını görünce duruma açıklık getirdi:

Arkadaşınızın yazdıklarım yüzünden buraya beni utandırmaya geldiğinden haberiniz var mı?! Başkentli genç edebiyatçıların arasında karşıladı beni: “O Mihal Mihalıç! Siz de mi buradaydınız? Buyurun bana gidelim!” dedi hiçbir şey olmamış gibi ve elini sırtıma attı. İttim elini omzumdan.” Ve hiç ara vermeden Nazım’dan Türkçe bir şiir okumasını rica etti.

Nazım iki şiir okudu. Sonra birden Zoşçenko’dan, o anda oluşturacağı bir öyküyü dinlemesini rica etti.

Nazım anlatmaya başlamadan evvel, hikayenin iyi yürekli sıradan bir insanın yaşadığı küçük bir taşra kasabasında geçtiğini söyledi. Kasabada yaşayan herkes bu adamı küçüklüğüneden beri tanırdı. Bütün ihtiyarların ona saygısı vardı, o da herkese yardım ederdi, odun taşır, su getirirdi vesaire vesaire. Devlet yetkilileri bu adama kasabada önemli bir mevki verdiler. Bir gün çalışma odasında oturduğu sırada yanına o dairede çalışan ve kendini demirbaş sorumlusu olarak tanıtan biri geldi ve odanın yerleşimini değiştirme vaktinin geldiğini söyledi. Genç müdür itiraz etmedi. Ancak mobilyaların yeri değiştikten sonra hayret ederek “Ellerine sağlık arkadaş. Ama neden bu kadar kaliteli şeyler koydun odama? Çoğuna ihtiyacım bile yok,” dedi. Berikiyse habire odaya çarlık armalı bronz yazı takımı tipi şeyler taşımaya devam ediyordu. Bir de arkasındaki duvara kendi portresini koymasını tembih etti. “İstemiyorum” dedi eski işçi ısrarlardan bunalarak. Ama kimse kulak asmıyordu. Resim yapılmış, duvara asılmış bile. Demirbaş sorumlusu: “Olacak şey değil! Karın herkesle birlikte sıraya giriyor, herkesin aldığı şeyleri alıyor. Bu senin otoriteni zedeler. Mağazaya sırf karın için özel bir giriş yapmak şart.” dedi. Zamanla müdürün karısı özel kapıdan girip çıkmaya alıştı, karı-kocanın yaşam tarzları diğer insanlardan ayrıştı. Demrbaş sorumlusu bir türlü durmak bilmiyordu. Hayır, diyordu, önüne gelene selam veriyorsun. Kapıcının filan elini sıkıyorsun. Neden? Bu resmen kendine saygısızlık.”

Bir süre sonra, halk onu çıplak görmesin diye hikayenin kahramanının kendine özel plajı peyda oldu. Zamanla bu durum hoşuna gitmeye başladı. Ayrıcalıklara alıştı. Arabası rüzgar gibi uçmaya, kendisi erişilmez olmaya başladı.

Ve bir gün nihayet ne hale geldiğini anladığında kendi kendine sordu: Bu yeni yaşama nasıl sürüklenmişti? Gerçekten de böyle bir demirbaş sorumlusu var mıydı? Gerçekten de İvan İvanoviç yaşamış mıydı?

Nazım’ın ileride ünlü bir piyes haline gelecek olan hicvi “İvan İvanoviç var mıydı yok muydu?”nun konusu Ekber Babayev’in tanıklığına göre ilk kez burada, Zoşçenko’dan dinlediği öykülerin etkisi altında şekillenmiş ve söze dökülmüştü (Bu olayı L. Batagova’nın notlarından aktarıyorum).

O gece bu iki dost yazarın üstünde ilham perileri gerçekten de cömertçe uçuyordu!

Nazım ve Zoşçenko sabaha karşı ayrıldılar. Vedalaşırken Nazım Mihail Mihayloviç’in kulağına başbaşa görüşmek istediğini fısıldadı. Saat ikide öğle yemeğini yine burada, Avrupa’nın restoranında yemek üzere sözleştiler. Sözleştikleri saatte de buluştular.

Önce elimden geldiği kadar elbette,” diyordu Nazım anlatırken, “hikayelerinden söz ettim. İki kelimeyle özetlenebilecek öyküleri her zaman takdir etmişimdir. Zoşçenko’nun öyküleri böyleydi. Yarattığı durumlar hem güldürüyor, hem de düşündürüyordu. Karakterleri çok sayıda ara renge sahipti ve bütün hikayeleri modern Sovyet insanının yaşamına dair açık yürekli teşhisler içeriyordu. Sonra ona şunu sordum:

Kardeşim Zoşçenko, siz benim en sevdiğim yazarlardan birisiniz. Tıpkı Gogol gibi, Dostoyevski gibi en büyük hümanistlerdensiniz. Nasıl oldu da o korkunç kitaba nasıl yazı verebildiniz? Kitabın kapağı bile bana demir kelepçeleri hatırlatıyor. “Stalin Kanalı” kitabından söz ediyorum.” [7]

Nasıl yani?” dedi hayretler içerisinde. “Kitaba yazı vermemi Aleksey Maksimoviç rica etmişti! Gorki’ye vefa borcum vardı. Ve o hikayeyi içtenlikle, dürüstçe yazdım. Siz ‘Bir yeniden dökümün hikayesi’nin olmadığı kanaatinde misiniz?”

Nazım, yalanlarla dolu rezil bir kitapta yer alan bir hikayenin hiçbir şekilde ‘olamayacağı’ kanaatindeydi. Zoşçenko kabul etmedi. Nazım, onun bunca zamandır Beyaz Deniz Kanalı üzerine döşenmiş bu epopeyi lanetlemeyişine şaşırmıştı. Mihail Mihayloviç ise yukarıdan gelen her türlü enerjik fikre, eski yaşamı demir gibi eritip yenisini dökme yolundaki her türlü çabaya sonsuz güven duyulduğunu, o inancın insanlara çok ama çok tatlı geldiğini açıklamaya çalışıyordu.

Ardından Solovki’den dönen Gorki’nin Beyaz Deniz Kanalı inşaatına düzenlecek kollektif bir gezi için dönemin en ünlü 40 yazarını seçişini anlattı. Herkesten, zorunlu çalışma yoluyla ıslahı öven bir yazı veya öykü isteniyordu. Toplanan yazılarla öyküler Gorki’nin redaktörlüğü altında kitap haline getirilecekti. Bu fikrin gerçekleşmesi için hükümet, Leningrad’dan yola çıkacak büyük bir tekne tahsis etmişti. Zoşçenko, belirlenen günün sabahı bütün yazarların trenlerle Leningrad’a gelişini, işte yine bu Avrupa Oteli’nde konaklayışlarını, ve yine bu restoranda ikram edilen yığınla yemek, içki ve mezenin ağırlığını masaların kaldıramayışını, toplanan yazarların çılgınlar gibi ziyafet çekişini anlattı.

Teknenin kıyıya her yanaşışında ormanlık kıyılarda kendilerini yepyeni hapishane üniformaları içinde yüzlerce, binlerce prangalı tutuklunun beklediğini, hep bir ağızndan ekolu sesleriyle sanki onu da kendilerine katılmaya çağırır gibi “Zoşçenko! Zoşçenko! Zoşçenko!” diye bağırışlarını, bu yüzden teknedeki gezintinin katlanılmaz bir ızdıraba dönüşüşünü anlattı Nazım’a. Şöhreti ceza haline gelmişti. Hepsi de iltihaplı bu gözlerden çok korktuğunu söylüyordu, ama bu anlarda meslektaşlarının bakışından daha da çok korkmuştu.

Yoldaş Zoşçenko,” diye başladı sorusuna Nazım, “Gorki’yi çok sevdiğinizi biliyorum, benim de ona saygım büyük. Türk hapishanelerinde ikamet etmiş bu eski maphusa söyleyin lütfen, nasıl olur da bu kadar bilge bir yazar Solovki’deki en korkunç taş hapishanelerden birine gelir de hiçbir şeyin farkına varmaz ve Sovyet hapishanelerinin cennete benzediğini yazar?”

Gorki her şeyin farkındaydı! Farkındaydı ve gördüklerinden dehşete düştüğüne de eminim.” dedi Zoşçenko. “Önceleri ben de Gorki’nin kandırıldığını düşünmüştüm. Ancak birkaç hafta evvel Solovki’de yatmış eski bir mahkuma rastladım. Gorki geldiğinde o da oradaymış. Çok şey hatırlıyor. İçinde Gorki’nin de bulunduğu çok ağır bir hikaye anlattı bana.”

Solovki’de yetişkinlerin yanı sıra çocuklar da bulunuyordu, kaerlerin çocukları [8] Onlar için özel bir koloni organize edilmişti adalarda. Bir keresinde mahkumlardan bazıları un almaları için bir karbasa bindirilip adaya en yakın şehir olan Kem’e gönderiliyor. Aralarında bir de delikanlı var. Kaçmaya kalkmasınlar diye hepsini çırılçıplak soyup öyle gönderiyorlar. Kem’de un yüklemesi yapacakları yerde içinden kollar ve baş geçecek şekilde delinmiş boş un çuvalları veriyorlar. Un yükleme işi bitince tekrar kampa doğru yola koyuluyorlar. Bu sırada delikanlı güvenlik görevlilerinin konuşmalarından Solovki’ye gitmekte olan Maksim Gorki’nin de teknede olduğunu anlıyor. Yani en iyi proleter yazarın! Demek ki, Gorki gerçeği öğrenirse her şey düzelecek… Güvenlikçiler mahkumları teknenin ambarına dolduruyor ve uyarıyor: ‘Sesini çıkaran olursa suyu boylar.’ Bu sularda kimsenin üç dakikadan fazla dayanamayacağının hepsi farkında.

Adaya geldiklerinde yirmi otuz kadar entel kılıklı işbirlikçi Gorki’nin etrafını sarıyor, kalanlara da ne söyleyeceklerini önceden ezberletiyorlar. Masalarda çiçeklerle kaba saba bir gösteri başlıyor böylece… Gorki ayrılacağı vakit Solovki idaresi görkemli bir uğurlama tertip ediyor. O da bir konuşma yapıyor ve gördüklerinden memnuniyetini dile getiriyor. İşte tam bu sırada o delikanlı, yani teknenin ambarında çırılçıplak oturan delikanlı Gorki’ye doğru atılıp bağırıyor: ‘Aleksey Maksimoviç! İnanmayın! Hepsi yalan!’

Gorki delikanlıyla tek başına konuşmak için bir oda istiyor. İki saat boyunca çocuk Solovki’nin incelikli işkencelerini, yirmi saatlik iş gününü, buz gibi suda çırılçıplak çalıştırılan insanları bir bir anlatıyor… Gorki dehşet içinde ağlıyor. Solovki kamp idaresinden çocuğa dokunulmayacağına dair söz alarak göz yaşları içinde adadan ayrılıyor.

Proleter yazarın bindiği eski karbas henüz uzaklaşmamışken çocuğu herkesin gözü önünde vuruyorlar. Gorki bunu öğreniyor ama yapacak bir şey yok.”

Gorki çok önceden yıkılmıştı,” diyerek özetledi Zoşçenko.

Nazım Hikmet ve Mihail Mihayloviç Zoşçenko’nun öğle yemeği bu şekilde sona erdi. 1954 sonbaharında o vakitler için henüz çok dar, ancak sonradan gitgide genişleyecek bir yarıktan uçuruma baktıklarında dehşete düşmüştü bu iki yazar.

Yıllar sonra, 60’ların başında Nazımla birlikte, Aleksey Tolstoy’un dul eşi Ludmilla İlyiniçna’nın konağında çay içmeye gitmiştik. Bizden başka Aleksey Maksimoviç’in karısı Yekaterina Pavlovna Peşkova da oradaydı. Sessiz sakin ve çekingen bir kadındı, sohbetlere pek katılmıyordu. Bu sebepten sohbet de ilerlemiyordu. Ortam gerildi. Ludmilla İlyiniçna’nın sohbet açmak için sarfettiği havadan sudan cümleler aradaki boşluğu derinleştirmekten başka bir işe yaramadı. İşte tam bu anda Nazım durup dururken, sanki daha önce başlamış bir tartışmayı sürdürür gibi heyecanla Yekaterina Pavlovna’ya çattı:

Kocanız o gün o çocuğu niye bıraktı?!”

Ne kocası? Ne çocuğu?” dedi derin bir şaşkınlıkla yaşlı kadın.

Nazım heyecandan Rusça kelimeleri karıştıra karıştıra kurşuna dizilen çocukla ilgili Zoşçenko’dan dinlediği hikayeyi anlattı. Gorki’yi suçluyordu.

Yekaterina Pavlovna uzunca bir süre cevap vermedi. Sonra boğuk bir sesle şöyle dedi:

Kınamayın, kınanacak hale düşersiniz. [9] Yapacak bir şey yoktu.”

Yine uzun bir aradan sonra:

Biz de oğlumuzu kaybettik o yolda…” [10]

Sonra birden yay gibi gerildi ve doğrudan Nazım’a bağırdı:

Aleksey Maksimoviç’in son fotoğraflarını görmediniz mi hiç? İyi bakın o fotoğraflara! Romain Rolland’ı uğurlarken çekilen o belgeseli izleyin… [11] Hayır, elinden hiçbir şey gelmezdi…”

Hikayemin kronolojik sırasını biraz bozmak pahasına bir kez daha, M.M. Zoşçenko’nun bu dünyadan göçüp gittiği o unutulmaz 22 Temmuz 1958 tarihli güne dönmek istiyorum. Akşam, Nazım Hikmet’le yaptığımız uzun bir sohbetin ardından yorgun argın eve gelmiştim. Nazım beni aradı ve hemen söze girerek dinlememi istedi. Mirasını açıklarmış gibi yavaş yavaş okuyordu telefonda: “Öyle bir ülkede yaşamak istiyorum ki, kapılar asla asla kilitlenmeyecek ve bu ülkede soygun, hırsızlık, cinayet gibi hüzünlü kelimeler tarihe karışacak.” Hiçbir şey anlamamıştım. “Anlamadın mı?” dedi Nazım sinirlenerek. “Zoşçenko ‘Bir Yeniden Dökümün Hikayesi’ni bu ilkesel sözlerle bitirmiş! Nasıl oldu da atlamışım ben bunları? Ben atladım ama ONLAR atlamadı. Uzun süre hatırladılar hatta! Ta bin dokuz yüz kırk altıya kadar. Şimdi de hatırlıyorlar…”

2 Eylül 2011, Mut.

—————————————————————–

[1] 1946 tarihli SBKP MK kararnamesi. Bu kararnameyle birlikte Mihail Zoşçenko, Anna Ahmatova ve Aleksandr Hazin’in eserlerinin basımı Sovyetler Birliği’nde yasaklanmıştı. Zoşçenko, Ahmatova ve Hazin’e karşı takınılan tutumun ne derece sert ve yıkıcı olduğunu görmek isteyenler Jdanov’un şu yazısına bir göz atabilir. (http://www.st-cyprus.co.uk/edebiyat_muzik_felsefe/zve.html)

[2] Nikita Bogoslovski.

[3] Sovyetler’in Moskova’daki ünlü işkence merkezi. Şimdilerde FSB binası.

[4] Vera yanlış hatırlıyor olsa gerek çünkü Nazım’ın Zoşçenko çevirileri 1931 tarihlidir ve o henüz özgürken Yeni Gün gazetesinde yayınlanmıştır. Savaş ve Barış çeviri ise Leyla Soykut’a aittir.  [Gelen uyarı üzerine eklenmiştir: Bu çeviri Leyla Soykut’a değil, Zeki Baştımar’a aittir. Nazım bir mektubunda çevirinin Maarif tarafından Baştımar’a ve kendisine verildiğini yazmaktadır. Yani bu çeviride Nazım’ın da katkısı vardır.]

[5] Bu davetin Nazım’ın ağzından öyküsü için bkz. (http://haber.sol.org.tr/elestiri-noktasi/oyunlarim-ustune-nazim-hikmet-haberi-277)

[6] Bu soyad Rusçada “Zoşşenka” şeklinde okunur. Vurgu ilk hecededir.

[7] «Беломорско-Балтийский канал имени Сталина. История строительства 1931—1934 гг.» (Под редакцией М. Горького, Л. Авербаха, С. Фирина). Gorki’nin redaktörlüğünde hazırlanan Stalin “Beyaz Deniz – Baltık” Kanalı kitabına aralarında Mihail Zoşçenko, İlya İlf, Yevgeni Petrov, Aleksey Tolstoy, Viktor Şklovski, Valentin Katayev gibi yazarlar yazı vermişti. Bu kitabın bir kopyasını Moskova’daki Gulag müzesinde kendi gözlerimle görme şansını yakaladım. Bir kitaptan değil de ender bulunan bir yaratıktan söz eder gibi yazışımı okurlar hoşgörsün, çünkü müze yetkilileri de aynen bu şekilde söz ediyordu bu lanetli kitaptan.

[8] Rusçada karşı devrimci kelimelerini oluşturan kontr-revolyutsiyoner kelimelerinin baş harflerinden oluşturulan bir kısaltma.

[9] Rus atasözü.

[10] Maksim Alekseyeviç Peşkov (1897-1934). Maksim Peşkov 1934’de uzun bir hastalık sürecinin ardından hayatını kaybetti. 1938’de Genrik Yagoda’nın yargılandığı duruşmada suçlamalar arasında Yagoda ve Gorki’nin sekreteri Pyotr Kryuçkov’un Maksim Peşkov’u öldürmesi de vardı. Yagoda diğerleri gibi bu suçlamayı da kabul etmişti.

[11] Bu belgeselden birkaç saniyelik bir fragman (http://bit.ly/p0Y5oR) adresinden izlenebilir. 9. bölümünün sonunda Romain Rolland ve Maksim Gorki birkaç saniyeliğine de olsa birlikte görünüyor. Ancak Gorki’nin karısının bahsettiği yüz ifadelerini seçmek mümkün değil.

Reklamlar