Komissar

Aşağıdaki “film incelemesi” 2008 sonbaharında kaleme alınmış ve ilk kez Divxplanet’in forum bölümünde yayınlanmıştı. O vakitler altyazısını çevirdiğim, Aleksandr Askoldov’un 1967 tarihli Komissar filminin izleyici tarafından doğru anlaşılmasına katkısı olur diye düşünmüştüm. Bugün yazıyı tekrar okuyunca, Askerin Türküsü üzerine yayınladığım radyo programı çevirisiyle birlikte iyi bir ikili oluşturacağını gördüm ve bloga taşımaya karar verdim. Bu iki post Sovyet sinemasının son 30 yılına birincil ağızlardan ışık tutmayı deneyen tek bir çalışma gibi de düşünülebilir.

1. Bölüm: Çömleğin üstündeki ad

Yıldırım Türker bir yazısında “Örtbas edilmiş onca zulüm üstünde otururken vicdanı uslu kalanları anlamakta zorlanıyoruz,” demişti. Biz de bu yazımızda vicdanı uslu kalamayan, bunun sonucunda adını çömleğe yazdıran ve vicdanını kontrol altında tutamayışını kariyeriyle ödeyen bir film yönetmeninin ilk ve son çalışması üzerinde biraz kafa yorup kalem oynatacağız. İlk bölümde sözü kendimize saklarken, ikinci bölümde yönetmene bırakacağız.

Antik Yunan’ın Sparta’sına karşı her zaman demokrasisiyle övünen Atina’nın ostrakismos denilen oldukça ince bir politik geleneği vardır. Mahkeme aşamasını aradan çıkararak süreci hızlandıran bu geleneğe göre Atinalılar şehirlerinde istemedikleri bir kişiyi oylama yoluyla on yıllığına sürgüne gönderirler. Oy pusulası niyetine istenmeyenin adı kırık çömlek parçalarına yazılırdı. Kişiye karşı herhangi bir ithamda bulunulmaz, doğal olarak savunma hakkı da verilmez, sadece şehir terk etmesi için on günlük süre tanınırdı.

forum resmi
forum resmi
Çömlekteki isim Perikles

Rus yönetmen Aleksandr Askoldov diploma çalışması olarak çektiği Komissar adlı ilk filmini tamamladığında 2500 yıllık bir “demokrasi geleneğinin” canlandırılarak kendisine karşı uygulanacağını tahmin edemezdi herhalde. Filmi hem meslektaşları hem de politikacılar tarafından kıyasıya eleştirilmişti. Ancak bununla yetinilmemiş, Askoldov partiden ihraç edilmiş, çektiği filmin tek kopyasının yakıldığı söylenmiş ve çalışma defterine “mesleki bakımdan işe yaramaz” damgası vurulup Moskova’dan, kelimenin gerçek anlamıyla sürülmüştü. Bu damga pratik olarak Askoldov’un sinema sektöründe çalışmasına yasak getiriyordu.

Böylesine ağır bir biçimde cezalandırılan yönetmen nasıl bir film çekmişti? İlk anahtar kelimemiz zamanlama. Filmin Ekim Devrimi’nin 50. yıl dönümünde gösterime girmesi planlanıyordu. Ancak içerik olarak film, bu günün kutlama havasına hiç mi hiç uygun değildi. Üstelik gösterimin planlandığı günlerde “Altı Gün Savaşı” olarak bilinen Arap-İsrail savaşı patlak vermişti. Soğuk savaşın bu sıcak kesitindeki savaşta ABD İsrail’i, Sovyetler ise Arapları desteklemişti. Bazı başka etkenlerle birlikte Sovyetlerin bu İsrail karşıtlığı ülkedeki resmi ve gayri resmi anti-semitik havayı beslemekteydi. Senaryosunun göbeğine, bir Kızıl Ordu komiseriyle yer yer tezatlık teşkil eden Yahudi bir aileyi oturtan film “fazla siyonist” bulunmuştu.

forum resmi

Komissar Vasili Grossman’ın 1934 tarihli “Berdiçev Şehri’nde” adlı öyküsünden uyarlanmış. Konusu kısaca şöyle: Ekim Devrimi’nin hemen sonrası. Bolşevikler iktidarı ele geçirmiş, ancak Beyazlarla ve işgalcilerle mücadele sürmektedir. Ukrayna’da küçük bir şehirde konaklayan bir Kızıl Ordu birliğinde komiser olan Klavdiya Vavilova hamiledir. Ağır savaş koşullarına bir erkek gibi uyum sağlayan Vavilova’nın kadın olduğuna dair tek fiziksel ve ruhsal emare hamileliğidir. Birliğinden 40 günlük hamilelik izni alır ve doğuma kadar altı çocuklu yoksul bir Yahudi ailesinin evinde kamulaştırılan bir odaya yerleşir. Kibar, sevecen ve aile saadetinin eksikliğinin hissedilmediği bu aileyle birlikte askerlikten sivil hayata bu keskin ve zorunlu geçiş Vavilova üzerinde etkisini gösterir ve onu yumuşatır. Filmin hemen başlarında “Devrimi bir kadına değiştin,” diye bir asker kaçağını sonunda ölüm kararının çıkacağını bildiği divanı harbe veren komiser, çocuğunu devrime değişir. Yaklaşan beyaz tehdidin, Yahudilere karşı ciddi bir pogrom olasılığının belirmesiyle birlikte çocuğunu bırakıp birliğine döner.

Filmde bazen örtüşen, bazen de kesin çizgilerle birbirinden ayrılan iki katman var: Yahudi Magazannik ailesi ve hamile bir komiser. Aile bir yandan yoksullukla cebelleşmekte, bir yandan da anti-semitik pogromlar karşısında hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Baba Yefim Magazannik’in iç savaşın politik atmosferinde sürekli el değiştiren kentin kaderine bakışı son derece naif ve kendince tutarlıdır.

Bunlar en güzel zamanlar. Rejimin bir gitti. Diğeri daha gelmedi. Kamulaştırma yok. Tazminat yok. Pogrom yok.

Gelecek söz konusu olduğunda bu naiflik yerini nihilizme bırakır. Ancak burada sarf ettiği sözler kendi coğrafyasıyla sınırlı olmayıp son derece evrensel bir nitelik arz eder:

Yeni bir rejim geldiğinde önce her şey çok güzel olacak der. Sonra her şey çok kötü olacak der. En sonunda da suçluları yakalayın der.

Komiserin açmazı ise başkadır. Sevdiği adamdan hamile kalmış, onu savaşta kaybetmiştir. Çocuğu aldırmak istemiş ama geç kalmış ve mecburen potinlerini, üniformasını çıkarıp kadın kıyafetleri giymiştir. Çocuk doğurmak ve büyütmek konusunda kara cahildir ve bu durum onu feci şekilde korkutmaktadır. Üstelik bu işte tek başınadır.

forum resmi

Film yer yer öykünün aslından da saparak 1921 Rusya’sına resmi tarihten farklı, hatta ona zıt bir pencereden bakmayı dener. Kızıl Ordu kahramanlarını, putlaştırmak bir yana, onları hem “çocuğunu terk etmek” gibi büyük, hem de “altın saat taşımak” gibi küçük meselelerle insanlık terazisinde tartar. Dönemin resmi politik bakışına aykırı olarak Yahudi Soykırımı’na Vavilova’nın bir öngörüsü biçiminde yer verir. Böyle bir filmin Ekim Devrimi’nin 50. yıl dönümünde ve İsrail-Arap savaşının ertesinde Sovyet seyircisiyle buluşması sakıncalı bulunur.

forum resmi
forum resmi

Sinemaseverler filmin artılarının hakkını verecektir. Eksilerine biz değinmeye çalışalım.

Filmin aksadığı temel noktayı yakalayabilmek için Vasili Grossman’ın hepi topu on sayfalık öyküsünü okumak gerek. Aleksandr Askoldov anlam yaratmada sıkıntı çekmektedir. Örnekleyelim. Öykü tabur komutanının önündeki bir dilekçeye bakıp gülmesiyle açılır.

– Ne gülüyorsun?
– Kendimi tutamıyorum… “Dilekçe: Tabur komiseri… kırk gün hamilelik izni talep etmektedir.”

Ancak filmde bu sahne bir asker kaçağının divanı harbe verileceğini öğrendiği anda kendini kaybederek yere yıkılmasından hemen sonra verilir. Tabur komutanı sanki bu sahte kahramana gülmektedir. Vavilova’nın yazdığı dilekçe masadadır, ama komutanın ona güldüğüne dair hiçbir sinema hamlesi görememektedir seyirci. Sahnenin sonunda tabur komutanının yaşadığı tereddüt yine ancak öyküye bakılınca anlaşılır.

Biraz daha düşündü ve önce “hastalıktan ötürü”, daha sonra ise bunun üstünü çizip “kadınsı nedenlerden ötürü” yazdı. Sonra küfrederek son yazdığının üstünü çizdi.

Aynı sıkıntı Vavilova’nın Magazanniklerin evindeki ilk gecesini izlediğimiz sahnede de var. Öyküde altı çocuklu ailenin gürültüsü, evdeki ağır koku ve yaz sıcağı yüzünden komiserin uyuyamadığı anlatılır. Filmdeyse sadece “yaz sıcağını” görürüz. Kamera kokunun olası kaynakları üzerinde gezinir ancak öyküyü okumayan hiç kimsenin bu gezintinin anlamını süzmesine imkan yoktur.

Son olarak benzer bir durum “altın saat” olayında görülür. Öyküde bu kısım asla söze dökülmez. Vavilova sadece düşünür ve duruma canı sıkılır. Bu ince ayrıntı filmde son derece kaba bir biçimde geçiştirilir.

Anlam yaratmada Sovyet sinemasının zirvesinde yer alan yapıt Çuhray’ın Ballada o soldate (1959) filmidir. Aynı şekilde Bondarçuk’un Sudba çeloveka (1959) filmi de bu konuda başa güreşir. Ancak dönemin pek çok filmi bu konuda sıkıntılıdır. Komissar da bu filmlerden biri.

Her filmin seyircisine bir hediyesi olur. Benim için bu filmin armağanı açılış sekansında da kullanılan muhteşem ninni. Sovyet sinemasının hafızası kuvvetli hayranları bu ninniyi farklı bir ezgiyle Yuri Norşteyn’in Skazka skazok‘undan hatırlayacaktır.

Yazının kapanışını filmden bir fragmanla yapalım. Filmin ortaya çıkış, çekim ve izleyiciyle buluşma öyküsüne dair ilginç ayrıntıları yönetmenin ağzından dinleyeceğiz. 2. Bölümde… (Devam edecek)

.—-

—–
—-
2. Bölüm: Aleksandr Askoldov Komissar’ı Anlatıyor

Aslında niyetim başka bir filme başlamaktı. Ancak sonra Vasili Grosman’ın “Berdiçev Şehri’nde” öyküsünü hatırladım ve birden çekeceğim film gözlerimin önünde belirdi. Senaryoyu yazdım, ama bu senaryonun ileride büyük problemlere yol açacağını da anladım. “Yahudi” kelimesine altmışlı yıllarda hiçbir bağlamda yer verilmezdi, özellikle de benim ele almaya niyetlendiğim bağlamda. Afişlerde filmin müziklerini yapan Alfred Şnitke’nin adını A. Şnitke olarak yazdırmamı bile önerdiler bana…

Çekim hazırlıklarına başlayınca Yahudi müzikleri aramaya başladım. Ses-kayıt Evi’ne gittiğimde, gördüm ki ne kadar Yahudi müziği ve dahi Çin müziği varsa silinmişti…

Bütün oyuncular belirlenip çekimlere başlandığında Mordyukova ve Bikov’un şiddetli baskısına maruz kaldım. Rayza Nedaşkovskaya’nın işine son vermemi istiyorlardı. Evet, tecrübeli bir aktris değildi. Ancak hem güzel, hem de çekiciydi. O saate kadar bir çok ünlü ve profesyonel aktrisi izlemiştim, ama onda beni özellikle onu oynatma kararımda ısrar etmeye iten bir şey vardı. Bir akşam Bikov odama geldi ve şöyle dedi: “Konuşmayı beceremiyor. Esneklikten yoksun. Durumu kurtarmanın tek bir yolu var. Ona replik verme. Dilsiz olsun.” O kadar moralim bozulmuştu ki ne diyeceğimi bilemiyordum. Bikov ise üsteliyordu. “Hatta bu iyi de olur. Onun dilsizliği metaforik olarak Yahudi halkının dilsizliğini simgeleyecek.” Ama elbette herkes yerinde kaldı. Rayza da “dilsizleşmedi.” Sonuç ortada…

Bu sahneye [Vavilova’nın holocaust öngörüsünün olduğu sahne. – M.Y.] çok önem veriyordum, çünkü felaket metaforu üzerine o günlerde bizim sinemamızda tek bir söz bile edilmiyordu. O bölümün çekimlerini 1966’da Kamenets-Podolsk şehrinde yaptık. Psikolojik açıdan oldukça zordu bu parçanın çekimi, çünkü çekim ekibine oldukça ağır bir hava hakimdi. Üstelik o sıralar Ukrayna’da küçük çaplı bir pogromcu dalgası vardı. Bir sinagogu yakmışlardı mesela. Davet ettiğimiz oralı Yahudiler çekimlere katılmayı reddetti. Bunun üzerine Hotim’e gittim. Çocuklara birkaç kuruş para verince bana sinagogun yerini gösterdiler. Hahama gittim ve devrim hakkında bir film çektiğimizi söyleyip yardım istedim. Haham bana “Biliyor musunuz, yoldaş Askoldov, bu mümkün değil. İnsanlar o kadar çok hakarete uğradı ki, artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Kimse gelmez çekimlere.” Tam bir umutsuzluk içinde Ukrayna Komünist Partisi’nin ideolojik sekreteri Lutak’a telgraf çektim.“Ben genç bir yönetmenim ve çekimleri tamamlamak için yardımınız istiyorum. Bana büyük bir Yahudi grubu gerekli,” dedim. Ne oldu dersiniz? Sovhozlara, kolhozlara ve kooperatiflere “tarihi bir devrimci film için Yahudileri seçip ayırma” emri verildi. Sadece yetişkinler de değil, çocuklar da bu emre dahildi. Bu talihsiz insanlar işte bu şekilde getirildi…

Etrafa duman verdik, üzerlerine Davut yıldızlarını iliştirdiğimiz figüranları girişe yerleştirdik ve en sevdiğim trajik parça olan Sibelius’un 5. Senfonisini açtık (Sahnenin müziğini Şnitke daha sonra görüntülere bakarak yazdı). Birden Yahudiler ağlamaya ve direnmeye başladı. Kameraya doğru hareket etmek istemiyorlardı. İlk anda ne olduğunu anlayamadım. Durum sonra aydınlandı. Öğrendiğimize göre 1943’te tam burada Almanlar Kamenets-Podolsk’un Yahudi nüfusunu kurşuna dizmişti. Uzun süre insanları ikna etmeye çalıştık. Önlerinde diz çöktüm desem abartmış olmam. Sonra bir adam çıktı öne. Bu adam o sahnede de görünen “Kemancı” idi. Hatta şu anda on çocuğuyla birlikte San Fransisco’da yaşıyor. Bu adam bana dedi ki: “Yönetmen yoldaş, filminizi kimse görmeyecek.” Ben de insanların bu filmi göreceğini söyledim. Bunun üzerine Mordyukova ileri çıktı ve halkın anlayacağı bir dilde bu filmde oynamak zorunda olduklarını söyledi. Çekimler ancak bundan sonra başlayabildi.

Hayatımdaki en sarsıcı anlardan biri, ki bunların sayıları az değil, Gorki Film Stüdyosu’nun kollektifi ve sanat kurulu için yapılan filmin ilk ve tek gösterimi olmuştur. Gösterim boyunca ıslaklar, çığlıklar, alaylar havada uçuştu. Bir süre sonra meslektaşlarımın şikayeti üzerine partinin çeşitli kontrol komiteleri tarafından çağrıldım. Bu komitelerden o kadar çok vardı ki…

Gecenin bir yarısı filmin montajcısı İsayev beni aradı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da stüdyonun avlusunda filmimizin yakıldığını anlatıyordu… Suslov’u [Üst düzey bir yetkili. – M.Y.] aradım ve şöyle söyledim: “Filmi yakıyorlar!” Cevaben “Bu imkansız! Mihail Andreyeviç’e telgraf çekin, beni de yarın sabah arayın,” dedi. Sabahleyin Gavrilov bana Suslov’un “bu saçmalığa bir son verilmesini” emrettiğini söyledi. “Gri kardinalin” bu kararı Komissar’ın yakılmasını durdurmuştu.

***

1987 Haziranında ünlü Moskova Film Festivali vardı. Uzun bir aradan sonra dünya sinemasının gerçek yıldızları geliyordu. Bir köşede otururken yabancı gazetecilerin Elem Klimov’a sorular sorduklarını işittim. Klimov o sırada SSCB Sinemacılar Birliği’nin birinci sekreteri idi. “Raflarda duran filmler artık özgür mü?” Muhabiri hemen yatıştırdılar: “Elbette, elbette özgürler! Belki birkaç belgesel filmin bobini hariç.” İşte tam bu anda aklımın almadığı bir şey beni dürttü ve ayağa fırladım. Fırlarken bir kadının ayağına basmışım, farkında değilim. Klimov’a yaklaştım ve şöyle dedim:“Yirmi yıl sustum, şimdi bırakın konuşayım.” Çok hoş bir kadının elindeki mikrofona asılmaya başladım. Bu kadının Vanessa Redgrave olduğunu nereden bilebilirdim?

Mikrofonu alınca, madem açıklıktan söz ediyoruz [glasnnost. – M.Y.], öyleyse insanlığın vücudunda bir kanser gibi büyüyen şovenizm ve çalışkan Yahudi halkı hakkında yirmi yıl önce bir film çektiğimi herkesin duyması gerektiğini söyledim. Ve herkesin filmi izleyip hakkında ne düşündüğünü söylemesini istedim.

Bu kadar. Bundan sonra basın toplantısı alt üst oldu. Televizyoncular ve foto muhabirler armadası bana yöneldi. Koridorda Klimov yanıma geldi ve şöyle dedi: “Gorbaçov’un filminize karşı olduğunu biliyor musunuz?” Bildiğimi söyledim, ama bu umurumda bile değildi. Ertesi gün Gorbaçov festivalin ünlü konuklarından birini, Gabriel Garcia Marquez’i kabul etti. Benim küçük gösterim sırasında o da oradaydı ve olanları başkana anlattı. Belli ki bu konuşmadan sonra filmin gösterilmesi emri geldi.

Rusça aslından kısaltılarak çevrildi. İtalikler bana ait. 12 Eylül 2008, Erdemli.

Reklamlar

Hakkında Mustafa Yılmaz
Rusça çevirmeni.

Eklemek istediğiniz şeyler varsa...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: