Bundan birkaç ay evvel en sevdiğim Sovyet filmi Askerin Türküsü‘nü bir kez daha izlemek istedim. Aslında niyetim filmi her nasılsa bugüne dek görmemiş olan eşime de izletmekti. Akşam gayet neşeli başladı. Ancak daha filmin ortasına bile gelmeden, bizim deyimimizle “iki gözümüz iki çeşme”, Rusların deyimiyle “üç dere” ağlarken bulduk kendimizi. Tamam, itiraf ediyorum. Bir bacağını cephede bırakan askerin karısının “Vasya!” diye bağırdığı yerde ilk gözyaşını ben akıttım. Bir yandan hüzün, diğer yandan şaşkınlık derken filmi izleyip bitirdik. Şaşkındım çünkü son 14 sene içerisinde Askerin Türküsü’nü defalarca izlemiş ama ilk kez böyle bir tepki vermiştim. Bir taraftan “Yaş ilerliyor, ondandır” diyor,  bir taraftan da film üzerine düşünüyordum. Bu filmi bu kadar iyi ve etkileyici yapan şey neydi?

Filmle ilgili Rusça kaynakları karıştırırken 1997 tarihli bir radyo programının metnine rastladım. Bu metin Rus sinemasının 100. yılı kutlamaları kapsamında Sergey Yuryenen tarafından Radio Svoboda için hazırlanan “20 Rus filmi” adlı programın “Askerin Türküsü” bölümündendi. Program filmin çekim ve gösterim sürecinin yanı sıra Sovyetler Birliği tarihinin en kritik dönemlerinden Kruşçev Ottepeli‘ne ve dönemle Sovyet sanatı arasındaki karşılıklı etkileşime dair son derece ilginç ayrıntılar sunuyor. “Askerin Türküsü’nü bu kadar iyi bir film yapan şey nedir?” sorusu, tek bir yazıyla çözüme kavuşacak bir mesele değil elbette. Bu, filmi sevenlerin en nihayetinde kendine göre cevaplayacağı bir soru. Bununla birlikte, konu üzerine düşünürken bu program metnini okumaktan büyük keyif aldım ve bu nedenle kısaltarak da olsa çevirmeye karar verdim.

Metni filmi izledikten sonra okursanız daha çok keyif alacağınızı tahmin ediyorum. Türkçe DVD’si piyasada mevcut. Hatta senaryonun 1966 tarihli bir de çevirisi var. Dileyen Nadirkitap’tan ulaşabilir. İngilizce altyazılı versiyonu bir süre evvel diğer filmlerle birlikte Mosfilm tarafından youtube’a yüklenmişti. Ben de aşağıya ekledim. Resim seçimleri, bağlantılar ve programda konuşan kişilerle ilgili kısa tanıtımlar bana ait.

—–

Viktor Topaler. “Askerin Türküsü”nün çekildiği 1959 yılında doğmuş Rus asıllı İsrailli bir gazeteci. Filmin hayranlarından.

Filmin çekimleri çoktan tamamlanmış, montaj masasında yatıyordu. Çuhray tam bir panik içerisindeydi çünkü hikaye olmamıştı ve ortaya her açıdan banal, ikinci sınıf bir film çıkmak üzereydi. Bu sırada kurgucunun aklına filmin finalini açılış niyetine en başa koymak gibi dahiyane bir fikir geldi. Sovyet sinematografisi açısından yeni sayılabilecek bu fikir işte bu şekilde doğdu, yani olayları sırayla vermek yerine hikayeyi en yüksek, en trajik notadan başlatarak devamını bir tür ağıt gibi işleme fikri. “Askerin türküsü”, savaş sırasında hayatını kaybeden askerlere yazılmış bir ağıttır…

Grigori Çuhray. Filmin yönetmeni. Konuşmanın kaydedildiği 1997 Haziranında Çuhray Kremlovskaya Hastanesi’nde yatıyordu.

Mihail İlyiç Romm’un yönettiği atölyemizde filmin senaryosu üzerinde tartışıyorduk. Genç yönetmenlerin çoğu senaryoya karşı çıktı. Aynı günün akşamı Mihail İlyiç beni aradı. Kendisi hayatımda çok büyük bir rol oynamıştır. O olmadan ben de olamazdım. Her neyse, Mihail İlyiç beni aradı ve şöyle dedi: “Grişa, bu senaryodan vazgeçmeniz gerekecek. Başka bir şey yazın, bu olmadı.” Ben de ona “Üzerinde biraz daha uğraşacağım. Bence olacak” dedim… Bizim birlikte bir asker vardı, iki tankı havaya uçurmuştu. Bunu nasıl başardığını sorduğumda “Çok korktum” demişti. Gerçekte yaşanmış bu olayı filmde de kullandım. Senaryo stüdyonun sanat kuruluna çıktı… Bazı senaryolar çok ciddi eleştirilere uğruyordu. Bizimki de öyle oldu. Ama ateşli taraftarları da vardı. Sonuç olarak, senaryo ufak tefek yaralarla komiteye ulaştı. Pardon, daha o zaman komite yoktu. Film Yapımı Ana Komitesi vardı. Başında da Aleksandr Sergeyeviç Fyodorov. Aleksandr Sergeyeviç beni çağırdı. Babacan bir tavırla filmin çekimlerinden vazgeçirmeye çalıştı. Şöyle diyordu: “Aşırı basit bir konu bu. Siz Stalingrad savunmasına katıldınız. Başından sonuna dek savaşın içindeydiniz. Bu filmdeyse anne, çocuk çatıyı tamir etmeye gidiyor, kız filan… Bunlar gayriciddi. “Kırk bir” gibi iyi bir filmden sonra size anlamlı bir şey çekmek yaraşır. Halbuki siz başka bir şey çekmek istiyorsunuz.” Geri adım atmadım. O da, aslında karşı olmasına rağmen Ana Komite toplantısında senaryoya itiraz etmeme sözü verdi. Ama lehte de bir şey demeyecekti. Filmin çekimlerine böyle başladık.

Grigori Çuhray ve İrina Penkova. 1942 yılı (Foto: Kanal Zvezda)
Grigori Çuhray ve İrina Penkova. 1942 yılı (Foto: Kanal Zvezda)

Sergey Yuryenen. Filmin başında yer alan tank sahnesindeki ‘telsiz’ konuşmalarına atıfta bulunuyor.

Alman “tiger”ına (kaplan) karşı Sovyet “oryol”u (kartal) çarpışırken bu sahnede Alyoşa’nın Skvortsov (sığırcık) bile değil, sadece “Zyablik” (ispinoz) olduğuna dikkatinizi çekerim… Bu sahneyle ilgili bir başka görüşü dinleyelim.

Oleg Kovalov. 1950 doğumlu Rus senarist.

Çocuğun tanktan kaçtığı sahne. Charlie Chaplin bu sahneyi izleyince ağlamış. Bizim göremediğimizi görmüş burada. Küçük insanla ruhsuz kuvvetin karşı karşıya gelişi, ki tam bir Chaplin konusudur bu.

Grigori Çuhray.

Çekimler başladı. İlk gün Alyoşa’nın cepheden dönüşünü çektik. Karşıdan askerler geliyor. Bu sırada arabalardan biri üzerinden çekimi yönettiğim otomobilin kaputundan beni düşürdü. Ayak kemiklerim ve kaburgalarım kırılmış hastanede yatıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Filmde yanlış giden bir şeyler var. Sonra anladım ne olduğunu. Oyuncuların yaşları olması gerektiği gibi değildi. Koltuk değnekleri üzerinde hastaneden çıkar çıkmaz soluğu Mosfilm’de aldım: “Yoldaşlar, oyuncuları değiştirmem gerek.” Büyük çıngar çıktı haliyle: “Oyuncu seçimi tamamlandı. Siz kim olduğunuzu sanıyorsunuz? Eyzenşteyn bile oyuncu değiştirmemiştir!” Ama değiştirmezsem filmin olmayacağını hissediyordum. Sonuç olarak, oyuncularla konuşmam söylendi. Kendileri vazgeçerse olabilirdi. Oleg Strijenov‘u çağırdım, deneme çekimlerini gösterdim ve sordum: “Sence kaç yaşındasın?” “Genç görünüyorum. 22-23 filan.” Dedim ki, “Aynen. Ama bu şekilde olmaz. Çünkü 17 yaşında bir oğlan çocuğunun ‘Madalya istemiyorum, anneme gitmek, çatıyı tamir etmek istiyorum’ demesi başka, 22-23 yaşında bir delikanlının demesi başka”. Oleg rolü bırakmayı kabul etti. Sonra Alyoşnikova‘yı davet ettim, yetenekli ve güzel bir kadındı. Volodya İvaşov‘la bazı deneme çekimleri yapmıştım. Önce kendi çekimlerini, sonra onunkileri gösterdim: “Nasıl, partnerini beğendin mi?” “Evet, iyi bir delikanlı.” “Ne dersin, yaşça uyuyor musunuz birbirinize?” “Evet, uyuyoruz.”  “Hayır, eğer sen bu çocukla bir tren vagonunda yalnız kalsan çocuk ‘Anne!’ diye bağırır.”

Sergey Yuryenen.

Çuhray, yönetmen olmak için VGİK’e başvurduğunda 18 yaşındaydı. Bunun yerine onu orduya aldılar. VGİK’e dönmeden ve Yutkeviç ile Romm’un öğrencisi olmadan evvel Büyük Anayurt Harbi’nden geçmesi gerekti. Piyade, telsizci, paraşütçü oldu. “Savaştan nefret ediyorum”, diyecekti sonradan. “En iyi yıllarımı ve en iyi arkadaşlarımı aldı benden”. Kendi deyimiyle, yönetmen olmasını sağlayan Sovyet iktidarı, aynı zamanda en büyük hayalini de elinden aldı, Stalingrad’la ilgili bir film çekme hayali.

Oleg Kovalov.

Çuhray aslında paradoksal bir figür. Hiçbir zaman muhalif olmadı, Sovyet iktidarının aleyhinde tek söz söylemedi. Ancak sanatçı olarak yolu, Stalin mitlerinden adım adım kurtuluş yolu oldu. Çuhray savaşın başında Almanlara ilk kez karşılaştığında ateş edemediğini, elinin bir türlü tetiğe gitmediğini hatırlıyor. Çünkü okulda Almanların işçi-köylü olduğu söylenmişti. Yanıbaşında yoldaşları teker teker kanlar içerisinde yuvarlanmaya başlayınca bütün enternasyonalizminin çöktüğünü söylüyor. Bunun üzerine Almanları düşman gibi görmeye ve ateş etmeye başlıyor. Çuhray paraşütçüydü. Esir Alman askerleriyle çok defalar konuşma, görüşme imkanı oldu. İşte tam bu sırada zihnindeki ikinci mit çöktü. Saygı duyduğu, insani açıdan yakınlık hissettiği çok sayıda Alman gördü. Dediğine göre çoğu Alman haysiyet sahibiydi, ki Çuhray buna çok önem verirdi. Haysiyetini her durumda koruyan insan. Bütün filmlerine yansımıştır bu. Çuhray’ın ölü mitolojiden kurtuluşu tamamen doğal yollardan oldu.

Sergey Yuryenen.

“Askerin Türküsü”, savaş dışı cinsellik içeren ilk savaş filmidir. Janna Prohorenko’nun çorabını çekiştirdiği sahne seyirciyi en az tanklar kadar etkilemişti.

Grigori Baklanov. 1923 doğumlu Sovyet yazar.

İzlerken ağlamıştım. Kızla vagonda yalnız kaldığı sahneyi hatırlarsınız… Şimdi olsa muhakkak erotik bir sahne koyarlardı oraya. Hem oğlan, hem de kız inanılmazdı. İzlerken kendi kuzenimi hatırladım. Kızcağız, bir cephe hastanesinin başındaki babasına gitmişti. Cephe gerisinden kalkıp ona gitmişti. Yük vagonları, subaylar, askerler… Yol boyunca kimse bu kız çocuğunun kılına bile dokunmamıştı. Halbuki savaş zamanıydı, korkunç şeyler oluyordu. Bu filmin saflığı işte burada… Oğlan elinden geleni yaptı ama annesiyle vakit geçiremedi. Öldü. Milyonlar bu şekilde yitti gitti. Milyonların hala mezarı yok. Bu film bir neslin filmidir.

Alyoşa
Alyoşa

Mayya Turovskaya. 1924 doğumlu Rus sinema eleştirmeni.

Bu idealizasyon o vakitler nasıl olmuştu da herkesin yüreğine işleyebilmişti, neden herkesin bu kadar hoşuna gitmişti, neden bize sahte gibi veya yalan gibi gelmemişti? Savaşın idealize edilmesinden bahsediyorum. O kadar da basit ve aptalca değil aslında. Olay şu. Savaş herkes için korkunç bir şeydi, ki filmde de var bu. Alyoşa’yı çoktan öldürmüşler. Gittiği yolun sonu yok. Ancak 1937’den kalma bir korku vardı, karanlık ve akıl dışı bir korku. Bir gece gelip anneni veya babanı götürebilirler. Savaş başlayınca tuhaf bir biçimde bu korkudan kendimizi azade hissettik. Bir de başka türlü bir korku vardı. Şehri bombalayacaklar, cephede öldürecekler. Savaş karşısında duyulan olağan, insani bir korku. Başa çıkılabilir bir korku. Bir mantığı var. İşte bu korku bizi o karanlık ve kasavetli korkudan kurtarıyordu. Bu genç çocuklar, bu teğmenler işte bu şekilde yetişti ve geri döndüklerinde her türlü savaşa karşı duyulan nefretin yanı sıra, tuhaf bir biçimde bazı aydınlık hisler getirdiler yanlarında. Yani bu onların hayatının en iyi zamanıydı. Savaşla ilgili ideal tasavvurların altında bence bu yatıyor. Son derece semptomatik bir filmdi bu…

Wolfgang Kazak. Köln Üniversitesi’nde profesör. II. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda savaşmış.

Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ndeki tepki doğal olarak olumluydu. Neues Deutschland şöyle yazmıştı: “Çuhray şiirin diliyle film yapıyor. Bu bakımdan onu Dovjenko, Pudovkin, Eyzenşteyn gibi Sovyet sinemasının klasikleri arasında sayabiliriz.” Ancak daha sonra Doğu Alman eleştirmenler filmin felsefesini çarpıtmaya başladı. Seyirciyi tetikte durmaya çağırdılar: Geçmişi unutmamalı ve barışçıl halkların düşmanlarıyla mücadele etmeli! Düşman derken Batı Almanya, ABD ve Batının bütün özgür ülkeleri kastediliyordu elbette. Federal Almanya’da “Askerin Türküsü”nü “Letyat juravli” ile kıyaslıyorlar ve düşmanla çarpışmaktan mutluluk duymayan asker tipinin doğuşunu selamlıyorlardı. Welt, “Alyoşa bir kahraman değil. Panik derecesinde bir korku duygusu hissediyor” diye yazıyordu. Tanklarla kapışması içinse şöyle deniyordu: “Savaşın acımasızlığı karşısında tek başına kalan bir insanın çaresizliğini bu kadar kuvvetli betimleyen bir sahneyi sinemada çok sık görmek mümkün değil.” Batı Alman basını filmin savaş karşıtı pozisyonunun altını apayrı bir memnuniyetle çiziyordu…

Oleg Kovalov.

Olumlu kahramanlar Sovyet sanatının vebası ve lanetidir. Halk sevgisini bu kahramanlardan esirgedi. Alyoşa’yı ise herkes sevdi. Bulgaristan’da Sovyet askeri için bir anıt diktiler, adını Alyoşa koydular. Bu boşuna değil. 1956 yılından sonra toplumun ruhsal bakımdan yenilenişiyle alakalı büyük bir toplumsal devrim yaşandı. Basit ve doğal insani değerlere geri dönme gerekliliği doğdu. Bunun ilk örneklerini edebi eserleri beyaz perdeye taşımaya başlayan yönetmenler verdi. 1950’lerde edebi kahramanlar arasında en popüleri kimdi hatırlayalım. Bu dünyaya ait değillerdi. Eksantrik tipler, budalalar, gezginler, adil olmayan bir dünyaya gelmiş iyilik elçileri. Hepsi birer azizdi adeta. Çocuk toplumsal bir ideal haline gelmişti. Madalya teklif ettiklerinde Alyoşa, kendisi için bir demir parçasından başka bir şey ifade etmeyen bu resmi cesaret nişanına tereddütle bakıyor, bunun yerine generalden evin çatısını aktarmada annesine yardım için izin vermesini rica ediyordu. Bu ulusal kahraman İvanuşka-Duraçok‘un bulduğu bilgece bir çözümdü. Bu bir çocuktu çünkü Çuhray’ın inancına göre dünyayı saflık ve çocukluk kurtaracaktı.

Grigori Çuhray.

Çekimler tamamlandıktan sonra stüdyo direktörü filmi kabul etmedi. “Hoşunuza gitmeyen ne?” diyorum. “Kadın kocasını aldatıyor. Sovyet kadınları savaş sırasında kocalarını aldatırdı mı demek istiyorsunuz?” diyor. Sovyet kadını kocasını aldatmamalıydı elbette. Ama sıradan kadınların bazıları aldatırdı. Bunu ona söyledim. Elbette doğru değil ama ara sıra olur böyle. “Kocaları savaştayken Sovyet kadını onu beklemeli” dedi. Hoşuna gitmeyen kısımları filmden çıkarmamızı istiyordu. Kabul etmedik. Bunun üzerine Kültür Bakanı Mihaylov bizi çağırdı. O zamanlar bu bakanla ilgili aydınlar arasında şöyle söylenirdi: “Kültür bakanından korkma, bakanın kültüründen kork”. Bakan beni, ikinci senarist Yejov’u ve yapım sorumlusu Danilyants’ı davet etti. “Filminizin kötümser bir sonu var. Savaşla ilgili filmlerimizde böylesi bir kötümserliğe müsade edemeyiz. Askeriniz ölüyor. Neden Sovyet seyircisini üzmek istiyorsunuz ki?” diye sordu. Biz de ona hikayenin tam da bu olduğunu, insanlık ailesinin iyi bir bireyini yitirdiğini, bunun büyük bir kayıp olduğunu anlatıyoruz. Yapım sorumlusu Danilyants’a dönüyor: “Siz ne diyorsunuz?” Danilyants cevap veriyor: “Ne zamandır söylüyorum Grigori Naumoviç’e, böyle film çekilmez. Örneğin bir askerin karısına sabun gönderiyorlar. Üstelik astsubayda ne kadar sabun varsa hepsini veriyorlar. Bundan çıkan sonuç, kendileri yıkanmayacaklar. Yani ordumuz temizliğe önem vermiyor. Ne zamandır söylüyorum ona, orduya saygı göstermek gerek diye.” Kan beynime fırlıyor. Bu herif savaş boyu Aşkabat’ta oturmuş, bana Sovyet Ordusu’nu savunuyor! Göğsüm madalya dolu, dört tane yaram var. Savaş boyu düşman hatlarının gerisine atlayışlar yaptım, Stalingrad’ı savundum. Seni orospu çoçuğu!.. Bunu üzerine bakan bağırdı. “Sekreter hanım! Polisi çağırın!” Dedim ki, “Tamam, odadan çıkıyorum. Ama sen de bir gün çıkacaksın ve geri dönemeyeceksin”. Kültür bakanlarının biri gider, biri gelirdi o zamanlar.

Oleg Kovalov.

Filmin trajik yanı bu dünyadaki saf kahramanın başına gelecek felaketin seyircinin gözüne sokulmadan ama yeterince net bir biçimde gösterilmesiydi. Resmi eleştiri, Alyoşa’nın ölümünün çıkarılmasını istemişti. Ancak Çuhray bu değişikliğin filmi mahvetmeye yeteceğini biliyordu. Bazı değişiklikler imkansızdır: Filmin kahramanı ölmeliydi. İzlediğimiz altı günün onun ömrünün son günleri olduğunu biliyoruz. Bu sürede bir kızı sevecek, çatıyı onaracak ve daha bir sürü güzel şey yapacak. Bu ideal bir insanın son altı günü. Rus edebiyatında Dostoyevski’nin kullandığı anlamıyla budala, yani Prens Mışkin ideal bir azizdir ve alın yazısı çoktan yazılmıştır. Dünya mükemmellikten uzak, dünya onu reddediyor. Tıpkı savaşın Alyoşa Skvortsov’u reddettiği gibi. Alyoşa ölmeliydi. Onun alın yazısı çoktan yazılmıştı.

Grigori Çuhray.

Mosfilm’de büyük bir toplantı düzenlenmişti. Nikita Sergeyeviç Kruşçev’in daha modern filmler çekilmesi yönündeki önerisi konuşuluyordu. Halbuki bizde modern olmayan filmler de çekiliyordu. Bu eleştiri bana da yapıldı. Savaşta aldığım yaralar henüz iyileşmemişken çektiğim filmin modern olmadığını söylüyorsunuz dedim. Salondan bağırışlar yükseldi. “Yalan atma!” Uzun lafın kısası, o toplantıda beni partiden attılar. Kendimi her zaman komünist olarak gördüm ve komünist gibi yaşadım. Bunu söylemekten çekinmiyorum. Sanatın, edebiyatın başında duran cahil yöneticilere her zaman karşı çıktım ama komünizmin ideallerine de inandım. Sovyet iktidarı olmasaydı asla bir yönetmen olamayacağımı biliyorum. Bu nedenle beni partiden attıklarında bunu kendime çok dert ettim. Dahası partiden çıkarılmak demek mesleki yasak tehdidi anlamına geliyordu. Çünkü Sovyet ordusunu küçük düşüren bir film çekmiştim.

Sergey Yuryenen.

Filmin kaderinde dönemin kilit isimlerinden biri rol oynadı. Halk arasında şöyle bir espri yapılırdı o zamanlar: “Yüz rublen olmasın, Acubey’inki gibi bir evliliğin olsun.” Aleksey İvanoviç Acubey’in dul eşi ve Kruşçev’in kızı Rada Nikitina Acubey’i dinliyoruz…

Rada Acubey.

Aleksey İvanoviç İzvestiya’nın redaktörü ve merkez komitesi üyesi olunca elinden geldiği kadar çaba harcadı. Çoğu kez de başarılı oldu. O zaman için yenilikçi sayılabilecek filmlerin gün ışığına çıkmasını sağladı. Sadece “Askerin Türküsü” değil, örneğin “Çistoye nebo” ve “Devyat dney odnogo goda”. Pravda filmlere karşı çıkıyordu, İzvestiya ise onlara… Bütün yeni filmler, yeni akımlar, her şey yargılanıyordu. Bir gün birlikte babama gittik, Leninskiye Gory’de bir evi vardı. (Bugünkü adıyla Vorobyovy Gory. Mosfilm stüdyoları bu semtin yakınındadır. -M.Y.) Dikkatli bir biçimde şöyle dedi: “Nikita Sergeyeviç, burada neler olduğuyla biraz ilgilenin isterseniz. Zira vaziyet aydınlarla aranızı açacak gibi görünüyor.” Kruşçev bu tip aile içi tavsiyelere hiç iyi gözle bakmazdı aslında ama yine de filmleri getirmelerin istedi. Filmleri izledi ve şöyle dedi: “Ne var ki bunlarda? Bunun için kafa koparmaya ne gerek var?”

Grigori Çuhray.

Film Sovyet başkentlerinde ve büyük şehirlerde oynatılmamak kaydıyla gösterime girdi. Memurlar için asıl önemlisi sorumluluktan kurtulmaktı. Filmi doğrudan depoya kaldırsalardı başları ağrıyabilirdi. Zararlı bir filmse neden çekilmesine izin verdiniz? Böylece, filmi büyük şehirler ve başkentler dışında göstermeye karar verdiler. Yani basından veya merkez komitesinden film hakkında görüş belirtebilecek birinin izleyemeyeceği yerlerde. Ama olay başka türlü gelişti. Kruşçev’in damadı Acubey bir anket yayınladı. Ankette şöyle bir soru vardı: “Son zamanlarda izlediğiniz filmler arasında en çok hoşunuza giden hangisi?” Taşranın cevabı “Askerin Türküsü” oldu. Acubey filmi izlemeye karar verdi. Sonra kayınpederine gösterdi. Film Kruşçev’in hoşuna gitti ve şöyle dedi: “Cannes’a gönderin”.

Oleg Kovalov.

Filmin olay örgüsü enteresan biçimde iki anlamlı bir karaktere sahip. Alyoşa annesine yardım etmek için yola çıkıyor ancak onunla doğru dürüst konuşma fırsatı bile bulamıyor çünkü yol boyunca karşısına çıkan insanlara yardım etmek için çok değerli zamanını harcayarak bir sürü iyilik yapıyor. Hayatının son günlerini başka insanlar arasında paylaştırıyor, öyle ki öz annesine hiçbir şey kalmıyor. Bu, Alyoşa imgesini trajik yapan şaşırtıcı bir dramatik keşif. Filmde hissedilen şaşırtıcı trajik gerilim bu. Seyirciler bu gerilimi çok iyi anladı ama eleştirmenler anlamadı. Filmin gücü derinlikli şeyleri, derinlikli kavramları sanki geçerken düşürmüş gibi ortaya bırakıvermesinde. Bu şeyler yarı komedi formunda örtük olarak veriliyor. Ama bu durum ciddiyetlerinden bir şey götürmüyor. Mesela, filmde şaşırtıcı bir geçiş bölümü var. Alyoşa ve sevdiği kız Şuroçka, ki Janna Prohorenko’nun beyaz perdedeki en iyi rolü hiç kuşkusuz budur, askeri trene binmeyi deniyor ama askeri üniforma giymiş sert bir kadın görevli Şuroçka’yı bırakmıyor çünkü sivillerin trene binmesi yasak. Bunun üzerine Alyoşa kaputunu ve kepini kıza giydiriyor ve trene bindiriyor. Görevli kıza bağırıyor: “Oyalanma! Oyalanma!” Gözünün önündeki muhteşem saç örgülü, etkileyici nemli gözlere sahip bu harikulade kızın yüzünü görmüyor. Sırtında asker kaputu var ama bu bir kız ve kimse fark etmiyor. Güzellik dünyaya iniyor ve kimse farkına varmıyor… Bu dahice çekilmiş bir sahne. Bunin’in “Hafif Soluk” adında bir hikayesi var. Bu hikayede güzellik dünyaya iniyor ve bu dünyada kendisine ihtiyaç duyulmadığını görüyor. Çuhray da bu sahnede, yarı şaka bunu söylüyor çaktırmadan. Çuhray’ın cepheden getirdiği en şaşırtıcı şey bu olsa gerek.

Alyoşa ve Şura
Alyoşa ve Şura

Grigori Çuhray.

Cannes’dan döndüğümde beni partiye geri aldılar. Üstüne bir de ödül verdiler en alasından: Lenin Ödülü. Ödülü diğerleri gibi Kremlin Saray’ında vermediler. Ben o sırada Moskova’da değil, yurtdışındaydım. Ödülü Mosfilm’in tören salonunda bütün kollektifin huzurunda aldım. Parti örgütünün temsilcisi elimi sıkarak “Kutlarım seni!” dedi. Ben de “Eksik olma, ne de olsa beni partiden sen attırmıştın” dedim. O da “Seni ben değil, meslektaşların attırdı” dedi. Halbuki bu işin arkasında meslektaşlarım değil, kültür bakanı vardı. Kişiliğine hakaret ettiğimi düşünüyordu.

Çeviri Mustafa Yılmaz. 23 Temmuz 2011, Mut.

Reklamlar