Aşağıda okuyacağınız Rodyon Beryozov öyküsü, Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi XX. yy Rus edebiyatı Kürsüsü yüksek lisans programında “Rus göçmen edebiyatı” (Русское зарубежье) dersini veren Vladimir Agenosov’un özel arşivinden alınmadır ve bu ders kapsamında işlenmektedir.  Öykünün Türkçe çevirisi ilk kez Çevirmenin Notu dergisinin 2009 Eylülünde çıkan 9. sayısında yayınlandı.

ABD’ye iltica etmeden önce kendisi de bir DP kampında kalan Rodyon Beryozov’un (gerçek adı Rodyon Akulşin, 1896 – 1988) “Na skrininge” adlı bu öyküsü otobiyografik unsurlar içermektedir. DP İngilizcede displaced person, yani “zorla göç ettirilmiş kişi” tanımı için kullanılan uluslararası bir kısaltmadır, Rusçaya da bu biçimde geçmiştir. 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler iktidarı, milyonlarca Doğu Avrupalıyı  köle işçi olarak çalıştırmak üzere Almanya’ya getirmişti. Savaştan sonra bu insanlar, Müttefikler tarafından bir süre, çoğu Almanya topraklarında bulunan DP kamplarında tutulmuş, daha sonra bazen kendi rızalarıyla, bazen de zorla ülkelerine geri gönderilmişti. Savaş zamanı Sovyetler Birliği’nden getirilen beş milyona yakın sivilin büyük bir bölümü de aynı uygulamaya maruz kalmış, bu sivillerin bir kısmı ise başka ülkelere iltica talebinde bulunmuştu.

Ön görüşme
Rodyon Beryozov

Amerikalı görevli üstünde bir sürü kâğıt duran bir masada oturmaktadır. Bir DP masaya doğru yaklaşır. Kibarca eğilerek sessizce birbirlerini selamlarlar. Amerikalı, DP’ye oturmasını işaret eder.

– Du yu spik ingliş?
– Nihts verşteyn.
– Şprehen zi doyç?
– Birazcık şprehen. Sadece üç beş kelime.
– Rusça biliyor musunuz? Ben Amerikalıyım, ama kökenim Rus. Evde, aile içinde sadece Rusça konuşuruz. Dürüstçe bana kendinizden bahsedin. Beni anlıyor musunuz?
– Elbette! Rusça kim anlamaz? Dürüstlükten bir milim şaşmayacağımdan da hiç şüpheniz olmasın.
– O hâlde ön görüşmeye başlayabiliriz. Adınız, soyadınız?

DP bir yandan ceplerini karıştırmakta, bir yandan da kendi kendine bir şeyler mırıldanmaktadır:

– Nerede bu lanet kâğıt? Her zaman avcumun içinde dururdu!
– Soruyu anladınız mı? Adınız, soyadınız?

DP ceplerini kurcalamayı keser.

– Anlaşılan kâğıtsız idare edeceğiz. Ee… Adımı sordunuz galiba? Adım İvan, yani şey… Osman. Osman Katuşkin.
– Osman mı? Peki daha önce doldurduğunuz formda neden «Abdül» yazıyor?
– Doğru ya, haklısınız! Adım Abdül. Hatırlattığınız için teşekkürler. Babamınkiyle karıştırdım. Babacığımın adıydı Osman. Benim adımsa kendimi bildim bileli Abdül’dür.
– Hangi yıl doğdunuz?
– İşte bunu kesinlikle biliyorum. Karıştırmama imkân yok. Ekselansları, imparator hazretleri, yüce çarımız Nikolay Aleksandroviç’in tahta çıktığı yılda, yani 1894’te doğdum.
– Ay ve gün?
– Bu tip ayrıntıları akılda tutma huyum yoktur.
– Doğum yeri?
– Ee.. şey… neydi adı… hah, buldum. Türkiye!
– Oo, demek Türksünüz?
– Hem de en eskilerinden.
– O hâlde Türkçe biliyorsunuz?
– I-ıh! O apayrı bir mevzu. Türkçe dehşet zor bir dil. Benim kapasitemi aşıyor.
– Peki nasıl oluyor da Rusçayı bu kadar iyi konuşabiliyorsunuz? Türkiye’de doğdunuz, ama ömrünüzün çoğu Sovyetler Birliği’nde geçti, öyle mi?
– Ne diyorsunuz, ne diyorsunuz! Kahrolası SSCB’yi dünya gözüyle görmüşlüğüm yoktur. Biz atadan babadan böyle gördük. Ezelden beri adet böyleyken Rusça bilmemeye imkân mı var?  Rusçadan başka bir dil girmez bizim kafamıza.
– İyi. Öyle olsun. Türkiye’de doğup büyüdünüz. Peki tam olarak nerede? Hangi vilayette?
– Türkçesini hatırlamıyorum. Yalan olmasın, Kursk’a yaklaşık 20 kilometre mesafedeydi. Rusçası da kolhoz bir şeydi işte.
– Kursk’a 20 kilometre mesafede bir kolhoz mu? Bunun Türkiye’de olduğuna emin misiniz?
– Siz benim kusuruma bakmayın, sayın bay ön görüşmeci. Ben cahil bir adamım. Coğrafyadan pek anlamam. Ama bütün Türkçe yer adlarını ezbere bilmek ne mümkün?

DP yeniden ellerini ceplerine atar ve aradığı kâğıdı bulur.

– İşte, buradaymış! Elim ayağım birbirine dolanmasın diye dün bizim çocuklar bir şeyler karalamıştı.
– İyi.

Amerikalı bir sigara yakar, bir tane de DP’ye uzatır. Beriki kâğıdı okur:

– Eveeet, doğru. Abdül Katuşkin, 1894’ün unutulmuş bir ayında doğdum… Hay Allah! Kars diyeceğime Kursk demişim. Bakın bakın! Ha Kursk, ha Kars. Aksanım Türk değil ya, ondan. Ağır Rus aksanı işte.
– Peki ya kolhoz meselesi?
– Kolhoz değil, kışlak diyecektim. Bakın! Ha-ha-ha-ha! Ne biçim isimler uyduruyorlar: «Kışlak!» Şu Türkler bir âlem! Gerçekten de âlem adamlar yahu!
– Türkiye’de ne işle meşguldünüz?
– Eee, neyle mi? Herkes gibi ben de alelade bir kolhoz işçisiy… hay lanet… ee… alelade bir Türktüm. Hasat müfrezesinde çalışıyordum.
– Hangi yıla kadar?
– Tam olarak 1939’a kadar.
– Peki ya sonra?
– Sonrası kâğıtta yazıldığı gibi. Bakın, hepsi burada var. «Eylül 1939’dan Eylül 1944’e kadar bir Polonya şehrinde çerçilik yaptım.» Bir dakika, böyle değildi. Çerçi de nereden çıktı!.. Vasya acele edeceğim derken öyle bir yazmış ki hiçbir şey anlaşılmıyor.
– Çestohova olmasın sakın?

DP elindeki kâğıda bakar:

– Tam isabet! Çestohova! Benim kabahatim, okuyamamışım.
– Almanya’ya gelişiniz nasıl oldu? Gönüllü mü geldiniz, yoksa buna zorlandınız mı?
– Gönüllü nasıl gelelim? Kendi isteğiyle kim kurtulabilmiş ki oradan? Almanlar zorla getirdiler, ama gene de sağ olsunlar, bizi o bok çukurundan çıkarmış oldular.
– Almanya’da nerede çalıştınız?
– Ben ve beş memleketlim Münih civarındaki zengin bir çiftçinin yanında çalıştık.
– Memleketli mi? Beş Türk daha mı?
– Yok. Herkes ayrı milletten. Aralarında tek Türk benim. Nikita Sundukov Galiçyalı, Semyon Vahromeyev İtalyan, Matvey Çuporov İranlı, Zahar Oveçkin Hindu, Vasya Samorodov ise Keldanidir. Hepsini ezberlemek beş günümüzü aldı.
– Çiftçinin yanında durumunuz nasıldı?
– Eh işte, muhteşem olmasa da yere batası kolhozdan… yani… ee… kışlaktan iyiydi… Sovyet cenneti işte, n’aparsın!
– Peki ne zamandır DP kampındasınız?
– Herkes gibi 1945’ten beri.
– Memleketinize dönmek ister misiniz?
– Yarama dokundunuz. Memleketime, cennet vatanıma dönmeyi o kadar çok istiyorum ki… Yağmur çamur, gece gündüz demeden, çıplak ayak koşa koşa bile giderdim. Ne de olsa, sayın bay ön görüşmeci, karım, çocuklarım, hepsi orada. Anlıyorsunuz herhâlde?
– Hem de çok iyi. O zaman yarın gönderelim sizi, ne dersiniz?
– Yarın değil, bugün bile büyük bir memnuniyetle giderdim… Eğer orada hüküm süren şeytani iktidar cehennemi boylamış olsaydı tabii. Onlar orada olduğu sürece söz konusu bile olamaz. Anlıyor musunuz?
– Nereye gitmek istiyorsunuz öyleyse?
– Bolşevik ülkesi olmasın da, neresi olursa olsun! Bolşeviklerinki hariç her türlü işte çalışabilirim. Anlatacaklarım bundan ibaret. Yerinde ve ciddiyetle söylediğim son söz de budur.
– Sizi çok iyi anladım. Ama siz de bizi anlamak zorundasınız. Bütün bu «Abdül», «kışlak» vesaire şaklabanlığı niye?
– Sayın bay ön görüşmeci, cancağızım! Şaklabanlık değil bunlar. Hepsi korkunun eseri. Kızıl mezbahaya geri dönmemek için insan ne uyduracağını, hangi millete kaydını yaptıracağını şaşırıyor. Bir bilseniz neler çektiğimizi! Yarın sabah gelsem, günah çıkarır gibi her şeyi dürüstçe, apaçık, olduğu gibi en başından anlatsam olur mu?
– Okey.
– Bugün için kusuruma bakma. Yarın bambaşka olacak. Hoşçakal, mübarek insan.
– Okey. Yarın görüşmek üzere.

Rusçasından çeviren: Mustafa Yılmaz – 2.1.2009, Moskova

Reklamlar