Masalların Masalı, Ezgilerin Ezgisi

Nazım Hikmet’in sanatında ünlü Yahudi yazar Şolom Aleyhem’in eserlerinin izini süren aşağıdaki deneme ilk kez Kitap-lık dergisinin Haziran 2012 sayısında yayımlanmıştı. Yazının dergi sayfalarında kalmaması, buradan da erişilebilir olması bana uygun geldi. Ayrıca o yayımın ardından bir ek yapma ihtiyacı doğdu. Yazıda da adı geçen Nazım Hikmet araştırmacısı M.Melih Güneş konuyla doğrudan ilgili iki malzemeye daha işaret etti. Bunlardan ilki Nazım’ın yazdığı iki mektup. İkincisi Üç Leylek Lokantası şiiri. Söz konusu mektuplar Nazım’ın Yahudi edebiyatına olan ilgisinin Şolom Aleyhem’le sınırlı kalmadığını ve kutsal metinlere kadar uzandığını gösterir nitelikte. Daha önce atladığım bir ayrıntıyla birlikte bu malzemeleri sona ekledim. Bu şekilde manzara daha da ilginç bir görünüm kazandı.

Şolom Aleyhem (1859-1916) - Nazım Hikmet (1901-1963)

Şolom Aleyhem (1859-1916) – Nazım Hikmet (1901-1963)


Masalların Masalı, Ezgilerin EzgisiNâzım Hikmet ve Şolom Aleyhem İlişkisi Üzerine Bir Deneme

Masalların Masalı, Nâzım Hikmet’in en şaşırtıcı şiirlerinden biri. Adından başlayarak okurda uyandırdığı hayret duygusu şiir boyunca ritmik tekrarlarla artarak ilerliyor ve kozmik bir sıralamanın ardından nispeten mütevazı ve dingin bir finalle son buluyor. Şiirde lirizmin dorukta olduğu söylenemez. Yine de insanın üzerinde etki bıraktığı açık. Şaşırtıcılığı biraz da bundan ileri geliyor olsa gerek. Tüm bunların yanı sıra, ilham verici bir sanat eseri. Öyle ki, hem Türkiye’de, hem de Rusya’da diğer sanat dallarında yeniden üretilmiş, yeniden yorumlanmış.1

Peki “Yedi Mart Dokuz yüz elli sekiz”de Varşova’da yazıldığının dışında Masalların Masalı’nın yaratılış öyküsüne dair ne biliyoruz? Bu şiir duru gökte çakan bir şimşek midir, yoksa şairi etkileyen bazı yapıtlardan söz edilebilir mi? Ya da daha basiti, Masalların Masalı gibi sade ama çarpıcı bir ad nasıl ortaya çıkmış olabilir?

Yaratının doğası ve tarihsel kayıttaki eksiklikler şiirin ortaya çıkış öyküsünü tam anlamıyla restore etmeye engeldir diye düşünenler, veya bu tip bir restorasyon çabasını gereksiz bulanlar olabilir elbette, ama şahsen ben Nâzım Hikmet’e ilham veren şeyin ne olduğu ve şiirin adının nereden gelmiş olabileceğini konusunda ikna edici bir malzemeye sahip olduğumuz kanısındayım: Şolom Aleyhem’in Ezgilerin Ezgisi, ya da orijinal adıyla Şir haŞirim romanı. Nâzım Hikmet’in Yidiş dilinde yazılmış bu romanı 1957 tarihli Rusça çevirisinden okuduğunu (Pesn’ pesney) ve Masalların Masalı’nı yaratırken ondan bir hayli yararlandığını düşünüyorum.

Nâzım Hikmet’in bu eserlerle nasıl ve hangi ortamda buluştuğuyla başlayalım. Şolom Aleyhem’in Türkçede çıkan ilk kitapları 1970’lere tarihlendiğine göre, gözümüzü Rusçaya çevirmek durumundayız. Ama bunun için önce İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nde devlet eliyle yükseltilen antisemitik dalgaya ve bunun Şolom Aleyhem özelinde edebiyattaki yansımalarına değinmemiz gerek.

Antisemitizm Sovyet toplumuna büyük oranda Çarlık Rusyası’ndan miras bir düşmanlık biçimi. Ancak bu iki dönemde farklı veçhelerle kendini gösterdiğini de unutmamak gerek. Sovyetler Birliği’nde antisemitizm çeşitli boyutlarda hep olmakla birlikte, sıçrama yapması İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve İsrail’in kuruluşuyla birliktedir. Her ne kadar Stalin, zamanında İsrail’in kuruluşunu desteklemiş ve Yahudi yerleşimcileri silahlandırmış olsa da, ülkenin Sovyet yörüngesine girmeyeceği ve Sovyet cumhuriyetlerinde yaşayan Yahudilerin yeni devletin coşkusunu paylaştığı belli olduktan sonra işin rengi değişir. Sovyet devletinin Yahudilere karşı olumsuz tavrı bir dizi sansasyonel olayla kendini belli eder: Antifaşist Yahudi Komitesi politbüro kararıyla dağıtılır, “kozmopolitizmle” mücadeleye girişilir, Stalin’in hayatına kastettikleri gerekçesiyle ağrılıklı olarak Yahudi doktorlardan oluşan bir grup işten atılır, tutuklanır, kamplara sürülür veya idam edilir.

Bundan sonrası için Rus edebiyat tarihçisi Boris Frezinski’nin İlya Ehrenburg ve Şolom Aleyhem başlıklı incelemesini rehber edinelim.

Sovyetler Birliği’nde antisemitizmin edebiyat alanındaki en önemli yansıması 1940’ların sonundan itibaren Yahudi yazarların eserlerine uygulanan yayın yasağıdır. Örneğin Şolom Aleyhem’in Rusçada basılmış son kitabı (Seçilmiş Eserler’in ilk cildi) 27 Haziran 1948 tarihini taşır. İkinci cilt basılmadan serinin yayına son verilir ve istisnai olarak Yahudi edebiyatından eserler basan yayınevi tasfiye edilir. Birlik çapındaki çeşitli kültür sanat örgütlerinin Yahudi seksiyonları, Yahudi kültürüne ve sanatına odaklanmış diğer yayınevleri, tiyatro ve müzik toplulukları da aynı akıbeti paylaşır. Bu durum yaklaşık 6 yıl devam eder.2

Stalin’in ölümünü takip eden dönemde ortam biraz yumuşar. 1948’den itibaren devlet terörüne maruz kalmış, Solomon Mihoels gibi sanatçıların itibarları iade edilir, Doktorlar Davası sırasında tutuklananlar serbest bırakılır. Suskunluğu ve sansürü delmek için sanat dünyasında ürkek de olsa bazı adımlar atılmaya başlanır. 1954 yılında Detgiz (Devlet Çocuk Kitapları Yayınevi) Şolom Aleyhem’in Küçük Motl’unu (Malçik Motl) yayımlamak üzere harekete geçer. Sürecin ayrıntılarına girmeden kısaca söylemek gerekirse, ciddi engellemelere rağmen, ünlü yazar İlya Ehrenburg’un müdahelesi, politik zekâsı ve ağırlığı sayesinde Küçük Motl 12 Aralık 1954’te yayımlanır. Buz artık kırılmıştır. 1955’ten sonra Yahudi yazarların kitapları ve Yahudi edebiyatı daha sık basılır hâle gelir. En büyük devlet yayınevlerinden Goslitizdat, 1957 yılında yedi yüz sayfalık bir Şolom Aleyhem öykü-roman derlemesi yayınlar.3

Pazar Yerinden (S yarmarki) adlı bu derlemeye tekrar döneceğiz. Frezinski’nin makalesinden bizi doğrudan ilgilendiren küçük bir bölüm daha aktaralım.

Yayın yasağının kırılmasından cesaret alan Şolom Aleyhem severler 1959’da yazarın doğumunun yüzüncü yılını kutlamak için resmi bir etkinlik düzenlemek ister. İşin perde arkasında yine İlya Ehrenburg vardır. Ehrenburg o sırada, Nâzım Hikmet’in de üyesi olduğu Barış Meclisi’nde başkan yardımcılığı görevini yürütmektedir. Meclis yönetimi her yıl Aralık ayında toplanarak bir sonraki yılın etkinliklerini karar altına almaktadır. Ehrenburg Şolom Aleyhem’in doğum gününün resmi olarak kutlanması önerisinin bürokratlarca kabul görmeyeceğini çok iyi bilmektedir. Evet, buz kırılmıştır, ama Sovyetler Birliği’nde antisemitizm sosyal yaşamın hemen her alanında varlığını sürdürmektedir. Ehrenburg Şolom Aleyhem önerisini başta meclisin Bulgar komitesi olmak üzere Sovyetler Birliği dışından gelen diğer üyeler tarafından dillendirilmesini sağlar. Aparatçikler öneriye hayır diyemez ve 16 Mart 1959 tarihinde Şolom Aleyhem’in 100. doğum gününün devlet eliyle kutlanması karara bağlanır. 4

İnsan bu kurnazlıkta Nâzım Hikmet’in de parmağı olabilir mi diye düşünmeden edemiyor. Zira şairin aparatçiklere öfkesi ve iyi sanata tutkusu bilinen bir şey. Üstelik Nâzım Hikmet o sıralar barış meclisi büro üyesidir ve 16 Mart günü davetliler arasındadır. Ne var ki, rahatsızlığı yüzünden etkinliğe katılamaz. Onun yerine çevirmeni aracılığıyla bir mesaj gönderir. M.Melih Güneş’in Vera Tulyakova arşivinde bulduğu ve 2008 yılında yayımladığı bu mesajda Nâzım Şolom Aleyhem severlere şöyle seslenmiş:

Sevgili Dostlar,

Gene beklenmedik bir şekilde hastalandım ve bu illetim sizinle beraber olup Şolom Aleyhum’a olan sevgimi ve sadece Musevi klasiklerinin değil dünya edebiyatının yeni akımlarının öncüsü olmuş ve gerçek bilgeliğe, ince hüzne ve derin iyimserliğe olan hayranlığımı bildirme mutluluğundan beni mahrum etti.

Bu büyük hümanist yazar, insanoğlunun olduğu her yerde beğeniyle karşılanmakta ama sosyalist dünyada insanlar onu, başka bir içtenlik, özel bir kavrayışla okuyorlar.

Saygıyla önünde eğiliyorum, Şolom Aleyhum!

Selam Aleyküm, Şolom Aleyhum, Selam Aleyküm!”5

Nâzım Hikmet o gün rahatsızlanmasa ve etkinliğe katılabilse Şolom Aleyhem hakkında daha detaylı bir konuşma yapar mıydı bilemiyoruz. Ama bu kısa not bile ona olan ilgi, sevgi ve hayranlığını göstermeye yeterli. Dahası, Nâzım Hikmet’in, Şolom Aleyhem’in edebi mirasının Sovyetler Birliği’ne 1954-1959 aralığında geri dönüş sürecinin birey olarak tanığı, edebi figür olarak katılımcısı ve bu mirasın okur olarak tüketicisi olduğunu göstermesi bakımından büyük önem taşıyor.

1957 tarihli Pazar Yerinden (S yarmarki) derlemesine ve başlangıçtaki iddiamıza tekrar dönelim. Derlemenin içinde yer alan parçalardan biri de Ezgilerin Ezgisi romanı. Pazar Yerinden’in, yukarıda özetlediğimiz sürecin merkezine yakın bir yerde durmuş bir sanatçı olarak Nâzım’ın dikkatinden kaçmadığını düşünüyorum.6 Ezgilerin Ezgisi’ne daha yakından baktığımızda bu düşünce kuvvet kazanmaktadır. Zira roman, insancıllığı ve lirizmiyle tam da Nâzım Hikmet’in ilgi alanına girecek bir eser görünümündedir.

Bir Gençlik Romanı (Yunoşeskiy roman) altbaşlığını taşıyan Ezgilerin Ezgisi 1909-1911 yılları arasına yazılmıştır. Burada roman kelimesi çift anlamlıdır: 1. Edebi tür, 2. Aşk hikâyesi. Bu bakımdan kronolojik olarak Turgenyev’in İlk Aşk’ından (Pervaya lyubov) İvan Şmelyov’un Bir Aşk Hikâyesi’ne (İstoriya lyubovnaya) uzanan edebiyat geleneğinin ortasında bir yere düşmektedir.

Ezgilerin Ezgisi’nin anlatıcısı Şimek adında bir çocuktur. Kitabın ilk bölümü Buzya başlığını taşır:

Buzya, kısaltılmış ismi: Ester-Liba, Libuzya, Buzya. Benden bir veya iki yaş büyük. İkimiz de on iki yaşından küçüğüz. Ben kaç yaşındayım, Buzya kaç yaşında, hesaplayabilirsiniz böylece. Ama bunun bir önemi yok diye düşünüyorum. En iyisi size onun yaşam öyküsünü anlatayım.

Büyük kardeşim Benya köyde yaşıyordu. Bir değirmen kiralamıştı. Mükemmel bir atıcı ve biniciydi. Suda balık gibiydi. Bir yaz ırmakta yüzerken boğuldu. “Bütün iyi yüzücüler boğularak ölür,” lafını doğru çıkardı.

Bize bir değirmen, bir çift at, genç bir dul ve bir çocuk bıraktı. Değirmenden vazgeçtik, atları sattık, genç dul evlendi ve uzaklara gitti, çocuk bizde kaldı.

İşte bu Buzya idi.” (s.9) 7

Roman dört bölümden oluşuyor. İlk iki bölüm Şimek ve Buzya’nın çocukluğu, sonraki iki bölümse genç yetişkinlikleri sırasında geçer. Şimek’in romanın başındaki çocuksu anlatımı, kurduğu kısa, ardışık cümleler, karmaşıklıktan uzak neden-sonuç ilişki zincirleri üç ve dördüncü bölümlerde de aynen korunuyor. Buzya isminin kökeni, Şimek’in büyük kardeşinin ölümü ve değirmen hikâyesi hemen her bölümün başında küçük farklılıklarla tekrar tekrar anlatılıyor. Romanda en çok göze çarpan kompozisyon özelliği de işte bu tekrarlar. Örneğin ikinci bölümde:

Buzya’nın kim olduğunu hatırlıyorsunuz sanırım. Size bir kere ondan bahsetmiştim. Ama unuttuysanız bir kez daha tekrar edeyim.

Benden büyük bir kardeşim vardı. Benya. Boğuldu. Ardında bir su değirmeni, genç bir dul, bir çift at ve bir çocuk bıraktı. Değirmenden vazgeçtik. Atları sattık. Dul uzaklara gelin gitti. Çocuğu biz aldık.

İşte bu Buzya idi.” (s.22)

Ve erken yetişkinlik döneminde geçen üçüncü bölümün başında:

Buzya kim mi? Buzya’nın kim olduğunu bilmiyor musunuz? Unuttunuz mu yoksa? Demek ki onun yaşam öyküsünü size kısaca bir kez daha anlatmalıyım, aynen yıllar önce anlattığım kelimelerle.

Benden büyük bir kardeşim vardı. Benya. Boğuldu. Ardında bir su değirmeni, genç bir dul, bir çift at ve bir çocuk bıraktı. Değirmeni bıraktık, atları sattık. Dul evlendi ve uzaklara gitti. Çocuğu evimize aldık. İşte bu Buzya idi.” (s.32)

Şolom Aleyhem roman boyunca bu yönteme birkaç kez daha başvurmakta. Örneğin Şimek’in Buzya’yla ilişkilerinin niteliğini tarif ettiği,

Herkes Buzya’yla benim erkek ve kız kardeş olduğumuzu düşünüyor. Buzya babama baba, anneme anne der. Ve biz erkek ve kız kardeş gibi yaşar, erkek ve kız kardeş gibi birbirimizi severiz.” (s.22)

Adı bir kısaltma: Ester-Liba, Libuzya, Buzya. Birlikte büyüdük. Babama baba, anneme anne der. Herkes erkek ve kız kardeş olduğumuzu düşünürdü. Ve biz birbirimizi erkek ve kız kardeş gibi severdik.” (s.32)

ve baba ocağını terk edişini anlattığı pasajlarda:

Babamla sessizce ayrıldık, kavga etmeden. Emirlerine karşı geldim. İzinden gitmek istemedim. Kendi yolumdan yürüdüm, okumak için evden ayrıldım.” (s.31)

Annem neden ağlıyordu? Kime? Babasını dinlemeyen, emirlerine karşı gelen, izinden gitmek istemeyen, kendi yolundan yürüyen, okumaya giden ve uzun zamandır evden uzak olan bana, biricik oğluna mı?” (s.34)

Onu anlıyorum. Hakarete uğramış hissediyordu. Emirlerine karşı geldim. İzinden gitmedim. Kendi yolumdan yürüdüm ve vaktinden önce yaşlanmasına sebep oldum.” (s.41)

Roman adını nereden almaktadır? Şimek roman boyunca Buzya hakkında Yahudi okulunda öğrendiği Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi, ya da sadece Ezgilerin Ezgisi olarak bilinen kutsal metnin mısralarıyla düşünür, zaman zaman da bu mısralarla konuşur. Buzya’yı metindeki Şulamlı Kız’la özdeşleştirmiştir. Aşağıdaki parça romanın son üç paragrafını oluşturuyor:

Bir kardeşim vardı, Benya. Irmakta boğuldu. Ardında bir yetim bıraktı. Adı Buzya’ydı. Ester-Liba’nın kısaltılmış hâli. Libuzya, Buzya. Çok güzel bir kızdı. Buzya. Ezgilerin Ezgisi’ndeki Şulamlı Kız gibi. Büyüdük, ben ve Buzya. Erkek ve kız kardeş gibi. Ve birbirimizi sevdik, ben ve Buzya, erkek ve kız kardeş gibi.

Hikâyenin devamı da bu şekilde.

Başlangıç, en hüzünlü başlangıç bile, en mutlu sondan iyidir. Bu başlangıç, ‘Ezgilerin Ezgisi’ adıyla taçlandırma cüretini gösterdiğim, kurgu eseri olmayan hüzünlü romanımın son sözü olsun.” (s.62)

Hemen her kutsal metin gibi Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi de bugün farklı biçimlerde yorumlanmakta. Bizi ilgilendirdiği kadarıyla Şolom Aleyhem’in metni bir aşk anlatısı olarak gördüğünü söylememiz yeterli.

Hangi yılda geçtiği belli olmayan romanın birinci ve üçüncü bölümleri tahminen yedi-sekiz yıllık bir arayla Pesah’ın (Hamursuz Bayramı) arifesine, yani Nisan ayına rastlar. İkinci ve dördüncü bölümlerse yine aynı zaman aralığıyla Gregoryen takviminde Mayıs-Haziran dönemine denk gelen Şavuot arifesinde geçer. Bu kurgu Ezgilerin Ezgisi’nden mısralarla birleşince Yahudi kültür ve gelenekleri hakkında bolca bilgi edinebiliyoruz. Ancak romanın bayramlara göre bölümlenmiş olmasının asıl amacı, Buzya ve Şimek’i doğayla iç içe, idilik bir atmosferde fotoğraflamak ve bu sayede Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi’ne alan açmak gibi durmaktadır.

Doğa ve bahar romanda geniş yer tutuyor. Uçsuz bucaksız kırlar, tepeler, bayırlar, geniş dallı yüksek ağaçlar, çiçekler, kuşlar, dereler, kurbağalar, tomruklar, küçük köprüler… Ancak peysajı oluşturan bütün bu unsurlar arasında en baskını Güneş. Şimek’le Buzya’nın en çok birlikte vakit geçirdiği zaman dilimi olan gündüzün sınırlarını Güneş işaretliyor:

Güneş çoktan gökyüzünde uzak bir yere çekilmiş, şehrin ardına doğru alçalmakta.” (s.11)

Güneş alçaldıkça alçalıyor ve gökyüzüne altından kızıl bir şerit çiziyor.” (s.13)

Güneş son ışıklarını yolluyor ve elveda niyetine toprağı öpüyor.” (s.15)

Gözlerine bakıyorum ve Pesah arifesine denk gelen, mevsimin ilk sıcak ve aydınlık günüyle vedalaşan altın güneşin yansımasını görüyorum. Gün adım adım ölüyor. Tıpkı bir mum gibi sönüyor güneş.” (s.16)

Çıkmaya hazırlanıyorum. Gün uçup gitti. Güneş söndü.” (s.16)

Çabuk, Buzya, çabuk! – diyorum Şavuot arifesinde, elinden tutuyorum ve birlikte hızla tepeden aşağı iniyoruz. – Gün beklemez, aptal şey!” (s.21)

Şimek! Daha ne kadar koşacağız, Şimek? – diyor Buzya. ‘Ezgilerin Ezgisi’nin sözleriyle cevap veriyorum: ‘Gün ışığı kaybolana ve yerüzünden gölgeler silinene dek…’” (s.37)

Şimek’le Buzya’nın doğayla olan ilişkisi, romanın en dikkat çekici unsurlarından. Bu ilişkiyi farkına varma, bilincinde olma, sahiplenme, yansıtma, bütünleşme ve içinde erime şeklinde nitelemek mümkün:

Görüyorum, aptal şey, elbette görüyorum! Gökyüzünü görüyorum, ılık rüzgârı hissediyorum, kuşların ötüşünü, şarkı söyleyişlerini ve üstümüzden uçup gidişlerini duyuyorum. Bu bizim gökyüzümüz, bizim rüzgârımız, bizim kuşlarımız. Hepsi bizim, bizim, bizim! Ver elini, Buzya!” (s.23)

Buzya gülüyor, başını arkaya atıyor ve güzel dişlerini gösteriyor. Işıldayan güneşte yüzü ışıldıyor ve kırın bütün renkleri gözlerinde, ‘Ezgilerin Ezgisi’nden aldığı masmavi muhteşem gözlerinde yansıyor.” (s.55)

Mavi gök kubbe Buzya’nın başının üzerinde, gümüş ırmak ayaklarının dibinde. Her yönden pelesenklerin, otların çıldırtıcı baharatlı kokusu üstümüze üstümüze geliyor. Adeta büyülendim, sarhoş gibiyim.” (s.56)

Romanda Şimek çevresindeki her şeyi ancak Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi’nin prizmasından bakarak algılayabildiği bir bölüm daha var ki, burada bizi ilgilendiren motifin ne olduğunu açıkça telaffuz etmeden okurun sezgisine bırakmak istiyorum:

Bütün dünya şimdi yeni bir çehre içinde karşıma çıkıyordu. Avlumuz bir kale. Evimiz saray. Ben prensim. Buzya prenses. Evimizin yakınında bir yerde devrilmiş duran tomruklar Ezgilerin Ezgisi’ndeki sedir ve kayın ağaçları. Kapımızın önünde uzanmış güneşlenen kedi Ezgilerin Ezgisi’ndeki ceylan. Sinagogun ardındaki dağ Ezgilerin Ezgisi’ndeki Lübnan Dağı. Şimdi avluda çamaşır yıkayan, ütü ve Pesah temizliği yapan kadınlar ve kızlar Ezgilerin Ezgisi’ndeki Yeruşalim kızları. Herkes ve her şey Ezgilerin Ezgisi’nden.” (s.11)

Şolom Aleyhem’in bu roman özelinde stilini karakterize eden unsurlar arasında karmaşıklıktan uzak, basit cümleli anlatım ve tekrarlara başvurması konusuna yukarıda değinmiştik. Bu bahiste bir diğer önemli husus da ritm:

Irmak akıyor, kurbağalar vıraklıyor, tomruklar sallanıyor ve Buzya titriyor.” (s.21)

Orada, bayırda oturuyoruz, ben ve Buzya. (Bayram için ot yolmamışız henüz) ve masallar anlatıyoruz.” (s.26)

Çok şükür, Tanrım, çocuklar sağ ve salim, başlarına bir şey gelmemiş. Çok şükür!” (s.27)

Kalabalık dağılıyor ve yalnız kalıyoruz: babam, annem, ben ve Buzya.” (s.36)

Şimdi Buzya büyümüş, kocaman olmuş. Ben de büyüdüm, kocaman oldum. Ve o gelinlik kız oldu. Buzya birinin gelini olacak, ama benim değil.” (s.37)

Giyiniyoruz, ben ve babam, ve sinagoga doğru yola çıkıyoruz.” (s.39)

Ve güneş, ve gökyüzü, ve kırlar, ve ırmak, ve orman gözlerimde yeni bir ışıltı, yeni bir çekicilik kazanıyor.” (s.55)

Buzya ağladı. Buzya ağladı ve tüm dünya hüzne gömüldü. Güneş parlamayı bıraktı. Irmak akmayı kesti. Koruluk yeşermeyi, kelebekler uçmayı, kuşlar ötmeyi.” (s.58)

Buzya ağlamayı kesti ve her şey canlandı. Güneş eskisi gibi ışıldamaya başladı. Irmak akmaya durdu, koruluk yeşermeye, kelebekler uçmaya, kuşlar ötmeye.” (s.59)

Masalların Masalı bir kez de Ezgilerin Ezgisi ışığında okunursa; Nâzım Hikmet’in Şolom Aleyhem’in romanını iyi bildiği, ondan faydalandığı, eserdeki atmosferi kendine göre yeniden yarattığı düşüncesinin yersiz olmadığı görülecektir kanısındayım. İki eserin adları arasındaki görmezden gelinemeyecek yakınlık, kompoziyonu ağırlıklı olarak tekrarlar üzerine kurma konusunda ortaklaşmaları, ritm ve tınıdaki benzerlik, “biz”in her seferinde yeniden bileşenlerine ayrılışı, yansıma ve ışıltı motifleri, genel yapı içerisinde işlevi farklı da olsa Güneş’in ağırlığı, yukarıda açıkça telaffuz etmediğim, ama dikkatli okurların gözünden kaçmadığını düşündüğüm güneşlenen kedi ve “şükür” detayları adeta Masalların Masalı’na vuran şavkın nereden geldiğine işaret etmektedir.

Nâzım Hikmet, bir süreliğine zamanı durdurarak Ezgilerin Ezgisi’nin içine girmiş, az evvel Şimek’le Buzya’nın el ele oturduğu tepeyi, yokuş aşağı koşuşturduğu bayırı sakin sakin adımlamış, ırmağın öte yanına geçtikleri köprüden bir kez de o geçmiş, lirizmin, bilgeliğin, ince hüznün ve derin iyimserliğin sonuna kadar tadını çıkarmış, gördükleri üzerine kafa yormuş, belki de özel, kozmik bir kavrayışa varmış ve “Çok şükür yaşıyoruz!” diyerek kendi dünyasına geri dönmüş gibidir.

Bu düşünceyi sınayacak olan en nihayetinde Nâzım Hikmet okurlarıdır elbette. Ama bunun için orijinalinden yapılmış iyi bir Şir haŞirim çevirisine ihtiyacımız var.

31.03.2012, Moskova

1 Rus canlandırma sanatçısı Yuri Norşteyn Skazka Skazok (Masalların Masalı) adını verdiği 1979 tarihli çizgi filminde şiirden bazı unsurlara yer vermiştir. Öte yandan, halk müziği sanatçısı Ruhi Su’nun 1980’de şiirden yola çıkarak bestelediği aynı adlı bir türkü bulunmaktadır.

2 Frezinskiy B. İlya Erenburg i Şolom-Aleyhem // Narod Knigi v mire knig. 2009. № 79.

3 A.g.e.

4 A.g.e.

5 “Hasretle” – Nâzım Hikmet Mektupları. Yayına Hazırlayan: M.Melih Güneş. YKY. İstanbul, 2008.

6 Masalların Masalı’nın 7 Mart 1958’te yazıldığını tekrar hatırlatalım.

7 Romandan yapılan bütün alıntılar Şolom-Aleyhem. Pesn’ Pesney. Per. D.Volkenşteyn. “Mostı Kulturı”. M. 2005 baskısından. Rusçadan Türkçeye çeviriler bana ait.


Ek

1. Şir haŞirim Türkçede bazen Ezgilerin Ezgisi, bazen Neşideler Neşidesi, bazen de Türkülerin Türküsü olarak ifade edilmekte.

2. Yazıyı hazırlarken nasıl olduysa Şolom Aleyhem’in Ezgiler Ezgisi’nin aslında 1998 tarihli bir Türkçe çevirisinin olduğunu atlamışım. Almancadan yapılan bu çeviri İsmail Hakkı Ünsal’a ait. Masalların Masalı bu metinle yan yana okunduğunda yukarıda bahsettiğim türde bir yakınlık duygusu uyanmıyor. Ancak metnin tını bakımından Nazım’ın elinin altında bulunan Rusça çeviriden son derece farklı olduğunu belirtmek gerek.

3.  Nazım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nden yazdığı bazı mektuplardan o dönemde yaratıcı ve eleştirel bir gözle Tevrat’ı okuduğu anlaşılıyor. 9 Ocak 1950’de Mehmet Fuat’a yazdığı mektuptan bir parça:

“… Birkaç zamandır Tevrat’ı okuyordum. Çeşitli insan ihtiraslarını gayet basit, hatta çocukçasına, fakat bütün azametiyle hikaye ediyor. Tevrat’ın içinde kaynaşan insan kalabalığının çırılçıplak iç dünyalarını başka bir kitapta bulmak zor olsa gerek. Bak, mesela, en orada yepyeni bir Yusuf keşfettim. Tarlada, kendi buğday demetinin önünde başka demetlerin eğildiğini gören ve güneş ve ay ve on bir yıldızın ayaklarına kapandığını gören bir Yusuf. Kendisinden bu rüyaların sahibi diye bahsedilen Yusuf. Kardeşlerinin sözlerini babası Yakup’a fitleyen, atıldığı zindanda muhafız askerler resinin gözünde lütuf bulan ve nihayet Firavun’un baş veziri olan, bütün Mısır’a hükmeden ve kıtlık yıllarında Mısır halkının öküzünü, toprağını Firavun’un üstüne yapıp, nihayet kendilerini de Firavun’a köle eden bir Yusuf <…> İşte bu Yusuf’tan bir piyes yapmaya çalışıyorum.”

Bu parça da yine o günlerde Kemal Tahir’e yazdığı bir başka mektuptan:

“Bu Yusuf beni epey oyaladı, bir taraftan Mısır tarihini yeni baştan okudum, bir yandan Tevrat’ı bir kere daha devrettim. Tabii, aşk sahnelerinin sözlerine Süleyman’ın Neşideler neşidesi‘nden parçalar almağı unutmadım. Hazreti Süleyman ayarında lirik, sevda şairi ne gelmiş, ne gelecek.”

Burada akla hemen şu soru gelebilir. Nazım Hikmet Masalların Masalı‘nı yazarken ilhamı Şolom Aleyhem’in Ezgilerin Ezgisi romanından mı, yoksa ona da kaynaklık eden kutsal metin Süleyman’ın Neşideler Neşidesi’nden mi almıştır? Masalların Masalı’yla hemen hemen aynı dönemde yazdığı Üç Leylek Lokantası şiirinde yer alan iki mısra bu sorunun cevabını net biçimde vermekte.

4. Üç Leylek Lokantası

Prag’da Üç Leylek Lokantası’nda buluşurduk.
Şimdi, bir yol kıyısında gözlerim kapalı duruyorum
sen bir ölüm boyu benden uzak.
Belki Prag’da Üç Leylek Lokantası yok
ben uyduruyorum.
Prag’da Üç Leylek Lokantası’nda buluşurduk.
Söylerdim içimden senin yüzüne bakarak
Türküler türküsünü Süleyman peygamberin.
Prag’da Üç Leylek Lokantası’nda buluşurduk.
Şimdi, bir yol kıyısında gözlerim kapalı duruyorum
Sen bir ölüm boyu benden uzak
Bir kırık aynadaşın çarpuk çurpuk.
Prag’da Üç Leylek Lokantası’nda buluşurduk.
Ah bacım, vah Sonya Danyolova
Hiçbir şey unutulmuyor ölüler kadar çabuk.
<…>

Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi, Nazım Hikmet’in dikkatini ilk kez 1950’de Bursa Hapishanesi’nde çekmiş. Ancak Üç Leylek Lokantası’ndaki bu iki mısra Süleyman’ın şiirine değil, Şolom Aleyhem’in Şimek’ine ait. Şimek’in Buzya’nın yüzüne bakıp sık sık Süleyman’ın şiirini hatırladığına yazıda da değinmiştim.

About these ads

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s