Pedo-politik bir fotoğraf albümü

“Bu memlekette kimsesiz yoktur. Vatan ananızdır, biz de babanızız.”
Recep Peker
(aktaran Aziz Nesin, Markopaşa, 11 Kasım 1948)

Geçenlerde twitter’da takip listemde olan bir kullanıcının paylaştığı bir Che Guevara fotoğrafı dikkatimi çekti. İlk kez gördüğüm bu fotoğrafta Che çocuklarla dans ediyordu.

Anlaşılan üstteki kompozisyon bir Eğitim-Sen şubesine ait. Fotoğrafa iliştirilen alıntı, kartonun rengi birlikte sıcak bir görüntü çiziyor. Bu resme bakarken aklıma Ertuğrul Kürkçü’nün seçim döneminde, yanılmıyorsam memleketim Mersin’de çekilen bir fotoğrafı geldi.

En az ilki kadar sıcak ve hiç kuşkusuz ilki kadar spontan bir fotoğraf. O günlerde twitter ve benzeri sosyal ağlarda çok olumlu karşılık bulduğunu hatırlıyorum. Her iki fotoğraf da gücünü hiç kuşkusuz çocuklardan alıyor. Gelecek, umut, içtenlik, neşe, saflık, temizlik, canlılık vb. gibi olumlu çağrışımları var. (Postun selameti açısından Haneke’nin Das weiße Band’ını şimdilik görmezden geliyorum.)

Çağrışım cazibesine karşı koymanın çok güç olduğu bir zihinsel tepki biçimi. Politik figür ve çocuk temalı iki baklayı uç uca ekleyince hemen bir üçüncüsü onlara yanaşıveriyor ve küçük bir zincir meydana geliyor. ”Bütün politikacılar aynı” gibisinden sığ bir tavır peşinde değilim. Baştan onu belirteyim. Ancak bu baklalarda ortak bir şeylerin olduğu da kesin.

Kuzey Koreli Kim-Jong İl’in ölümü ve sonrasında bir kez daha dolaşıma giren fotoğraf ve resimleri de çağrışım yoluyla kafamdaki bu zincire gayriihtiyari ekleniverdi. Kim’i çocuklarla bir arada gösteren bazı çalışmalar olduğunu hatırlıyordum. Stalin ve Mao’nun da aynı tema içerisinde resmedildiği tabloların olduğunu zaten biliyordum. Yani pedo-politik bir fotoğraf albümü oluşturmak için epey bir malzeme var.

Bu albümde yer alan politik figürlerin hepsi çocukları seviyor anlaşılan. Hollandalı PVND üyelerinin beslediği türden bir sevgi değil bu elbet. Ancak yine de üzerinde düşünmeye değer gibi geliyor bana. Özellikle yukarıda bahsettiğim ortaklık hususunu. Zamanında bu fotoğrafların, resimlerin tüketicisi olmuş (ve bazı yerlerde hâlâ da olan) kitlenin politikayla ve figürlerin de hitap ettikleri kitlelerle ilişkisine dair enteresan ipuçları sunuyorlar gibi sanki.

***

Kim İl Sung ve Kim Jong İl. Yehova Şahitleri’nin kitaplarındaki cennet tasvirlerini andırıyor.

Stalin. Sağdaki çocuğun kıyafetine dikkat. Saç örgüsünün şekline bakılırsa en arkadaki kız çocuğu da muhtemelen Özbek.

Rus “izba”sında eskiden ikonların durduğu yerde şimdi Stalin portreleri asılı. Çünkü:

“Alman işgalcilerinin hakimiyetinden kurtulduğumuz o mutlu günde, Sovyet insanlarının sınırsız minnettarlığın ve sevginin ifadesi olan ilk sözler kardeşimiz ve babamız, vatanımızın özgürlüğü ve bağımsızlığı uğruna mücadelemizin örgütleyicisi Yoldaş Stalin’edir.”

“Mutlu geçen bir çocukluk için canımız Stalin’e teşekkürler!”

Efsane bir fotoğraf. Stalin ve Gelya. Yani Engelsina Markizova (evlendikten sonra Çeşkova). Buryat-Moğol Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti halk komiserlerinden Ardan Markizov’un kızı. 1936 tarihli bu fotoğraf üstteki afişte yer alan “Mutlu geçen çocukluğumuz için teşekkürler!” konseptli propaganda çalışmalarında bol bol kullanılmış. Hatta fotoğraftan yola çıkılarak tam 3 milyon kopya olarak dökülmüş “Stalin ve Mamlakat” adlı bir heykel bile var. (Heykeldeki kız bariz bir şekilde Gelya iken adı niye Mamlekat peki? Cevabı bir sonraki resimde.)

Gelya’nın babası bu fotoğraftan bir yıl sonra tutuklandı. Karşıdevrimci “panmoğol” bir örgütün üyesi ve Japon casusu olmaktan hüküm giydi, kurşuna dizildi. Bir süre sonra da annesi tutuklanarak Gelya ve büyük kardeşiyle birlikte Kazakistan’da bir toplama kampına gönderildi. Adını Friedrich Engels’ten alan bu küçük kız, büyüdü, şarkiyatçı oldu. 2004 senesinde Antalya’da öldü.

Stalin ve Mamlakat.  Boris Vselovodoviç’e ait 1935 tarihli bir fotoğraf. Fotoğraftaki kız Mamlakat Nahangova. Tacik ilkokul öğrencisi. Bir Stahanovist. 11 yaşındayken hasat sırasında gösterdiği üstün başarıdan ötürü Lenin Nişanı’yla ödüllendirilmiş. Fotoğraf bunun şerefine. Mamlakat  bugün hâlâ hayatta. Fotoğrafı ilginç kılansa şu. Sovyet propaganda makinesi Gelya’nın Stalin’le olan fotoğrafını her yerde harıl harıl işlerken, Vladivostok’tan Kaliningrad’a dek her okula en az bir tane heykelini dikerken, 1937′de aniden babasının “halk düşmanı” olduğu ortaya çıkıyor. Ve propaganda makinesi bir an için duraklıyor. Eldeki o kadar malzeme ne olacak? Resimler, heykeller…  Halk düşmanının kızı ve Stalin bir arada resmedilecek değil ya! Çözüm gecikmiyor. Gelya’nın fotoğrafından ilhamla dökülen heykelin adı “Stalin ve Mamlakat” olarak değiştiriliyor. İşte bir kopyası:

Heykeli döken heykeltıraş Georgi Lavrov’un da 1938′de Stalin’e suikast girişiminde bulunmak suçlamasıyla tutuklanarak Kolıma’ya gönderildiğini söylersem kimse “Yok artık! O kadar da değil!” demez sanırım. Ne de olsa “Savyetskiy Sayuz”!..

Lenin. Tablo 1950 tarihli. Anna Suvorova imzalı.

Lenin ve Krupskaya. V.Snopov’un 1964 tarihli çalışması. Soldaki çocuğun başındaki budyonofka ve sopa-kılıca dikkat. Sağda da ünlü mavi defter. Lenin ve çocuk temalı resimlerde tekrar eden motifleri görmek isteyenler için şu adreste birkaç tane daha var.

Başkan Mao. Poster muhtemelen “Kültür Devrimi” döneminden. İçinde çocuk var diye buraya aldım ama şimdi bir kez daha bakınca tereddütte kaldım. Bunlar galiba yetişkinler. Ya Mao dev cüsseli bir adam, ya da etrafındaki insanlar fazla minyon. Ressam “Mao bizim babamız, hepimiz elinde büyüdük,” demek istiyor da olabilir.

Çinli çocuklar Mao ve Stalin posterleriyle yürüyüş yapıyor.

Mao, o kadar da cüsseli değilmiş demek ki. Ancak kompozisyona diyecek yok. Fevkalade.

Ho Amca. Albüme aldıklarım arasında bence açık ara en iyisi bu fotoğraf. Diş macunu veya mısır gevreği reklamcılarını kıskandıracak kadar başarılı. Ho, artık nasıl bir ışık yayıyorsa çocuklar resmen kendinden geçmiş.

Vietnamlılar bu işi gerçekten iyi biliyor. Türün en iyilerinden biri.

Bu da en kötülerinden. Pol Pot. (Bir sitede bu çocukların kendi torunları olduğu yazılı. Eğer öyle ise görmezden gelebilirsiniz. İnsanların kendi çocuklarıyla çektirdikleri fotoğraflar ilgi alanımızın dışında.)

1965′te Kongo’da çekilmiş bir Che Guevara fotoğrafı.

Bu da bir ihtimal üstteki fotoğraftan ilhamla, yanılmıyorsam Havana’da dikilmiş bir heykel. Che biraz zayıflamış, çocuğun saçları uzamış, yüzü Latinoamerikanlaşmış.

Favorim Ho Amca’nın fotoğrafı demiştim ama bu 1 Mayıs videosunun yanında her şey sönük kaldı. Pedo-politikanın şahı Enver Hoca’yı takdim ediyorum. 1970′ler olduğuna göre Arnavutluk Emek Partisi tarihinin fantastik figürlerinden Mehmet Şehu da orada bir yerde olmalı ama çok iyi bildiğim bir yüz olmadığı için kesin konuşamıyorum.

(Yorumlarda okuyacağınız üzere posta Tito’nun fotoğraflarını eklemem yönünde bir öneri geldi. Ancak nedense ben uygun bir parça bulamadım. Bununla birlikte, yazı dışarıdan katkılara açıktır. Bulan varsa, yazsın, ekleyelim.)

***

Şimdi de “suyun karşı yakası”.

Adolf Hitler. Hazırlıksız çekilmiş bir fotoğraf olsa gerek ki çocuklar aryen aryen ışıldayamamış.

Nispeten daha başarılı bir fotoğraf.

Tanıdık bir kompozisyon. “Çocuklar, Führer hakkında ne biliyorsunuz?” kitabının kapağı. 1933 tarihli. İçeriğine göz atmak isteyenler için link şu. Özellikle iç kapakta solda yer alan resim çok dikkat çekici.

Can Yücel’in dediği gibi “Her Boydan”.

“Benito Mussolini çocukları çok sever. İtalya’nın çocukları da il Duce’yi çok sever… Yaşasın İl Duce… Duce’ye selam.”

Albümün nadide örneklerinden biri. 1939′da G. Simeoni Montebelluna tarafından bir yaz kampında çekilmiş. M, muhtemelen Mussolini’nin M’si ama çocukların suratı asık. Keratalar, hani hepiniz seviyordu Duce’yi?

***

Ve bizim memleket…

Bu banknotu hatırlayanlar? Ata’nın gerçek fotoğrafları arasında pedo-politikayı bu çizim kadar iyi anlatan bir parça ben görmedim . Büyük olasılıkla gerçek bir fotoğraftan aktarılmamış hayali bir çalışma. Bir devlet belgesi olarak banknot üzerinde yer alması onu daha da manidar kılıyor.

***

Peki ya bugün? Günümüzün politik figürlerinin çocuklarla arası nasıl? Internet Haber sizin için araştırmış:

“Liderler de çocukların yanında resmi duramıyor.”

Bu fotoğrafların üsttekiler kadar kalıcı ve etkili olmadığı bir gerçek. Bugün ortalama bir politikacının çocuklu bir fotoğraftan beklentisi, bundan elli yıl öncesine göre epey azalmış durumdadır diye düşünüyorum. Belki iktidar olma paradigmalarındaki değişim yüzünden, belki de iletişim araçlarındaki farklılaşma, çeşitlenme ve zenginleşmeden ötürü.

***

Beyaz Kurdele’yi resme dahil edebilirim artık. Filmi izleyenler hatırlayacaktır, Haneke’nin çocukları yukarıdakiler kadar uysal ve sevimli değildir. Hatta tekinsizdir, ürkütücüdür, belalıdır. Bu yönüyle Amerikan ve Japon korku filmlerindeki çocuk figürlerini andırır. İzleyenler bilir, bu tip filmlerde çocuk demek, hele şarkı türkü söylüyor, ya da tek başına bir yerde oyun oynuyorsa yakında birilerinin başı fena hâlde derde girecek demektir. Elm Sokağı’ndaki kızların tekerlemesini hatırlamayan yoktur sanırım:

One, two, Freddy’s coming for you.
Three, four, better lock your door.
Five, six, grab your crucifix.
Seven, eight, gonna stay up late.
Nine, ten, never sleep again.

Albümdeki fotoğrafların, tabloların, posterlerin üretildiği ülkelerin halkları bu görsellere nasıl tepki vermiştir, algılarında nasıl bir yer etmiştir bilmiyorum. Ancak elli – altmış yıl ötesinden bakan bugünün insanı muhtemelen daha mesafelidir. Liderin, idolün kucağında çocuk varsa birilerinin başının fena hâlde dertte olduğunu en azından bazıları bugün öğrenmişlerdir diye tahmin ediyorum.

Dokuz on, uykuya son.

Arkadi Averçenko’dan “Bahriyeli Kovalçuk’un Atlayışı”

Arkadi Averçenko, 1881-1925 (Fotoğraf: vika-milenko.narod.ru)

Arkadi Averçenko, 1881-1925 (Fotoğraf: vika-milenko.narod.ru)

Arkadi Averçenko, Aziz Nesin ve Haldun Taner gibi isimlerin üzerindeki etkisine rağmen bizde en az bilinen Rus yazarlar arasındadır. Son yüz yılda, 1927′de Vâlâ Nureddin ve 1958′de Hasan Ali Ediz tarafından olmak üzere sadece iki kere çevrilmiş olmasının bunda payı büyük. 1920′deki meşhur Kırım Tahliyesi‘yle birlikte İstanbul’a akan Rus mülteci kalabalığının içinde olduğu, Osmanlının son başkentinde bir yıldan uzun bir süre yaşadığı, daha da önemlisi bu şehirde yazmaya, üretmeye devam ettiği düşünüldüğünde Averçenko’nun, örneğin bir Zoşçenko kadar bilinmeyişine hayıflanmamak elde değil.

Rus araştırmacılar Anna Hlebnikova ve Viktorya Milenko, Rusya ve Çek Cumhuriyeti arşivlerinden, tabiri caizse, kazıp çıkardıkları hemen hiç bilinmeyen bazı Averçenko eserlerini Eylül ayında bir kitap hâlinde yayınladılar. “Arkadi Averçenko – Kahkaha Kralının Gözünden Rusların Zor Yılları” (Arkadi Averçenko – Russkoye liholetye glazami “korolya smeha”) adlı bu çalışmadan bir felyetonun tarafımdan yapılan çevirisi paylaşmak istiyorum bu postta. Felyetonun adı “Bahriyeli Kovalçuk’un Atlayışı” (Prıjok matrosa Kovalçuka). Rostov-na-Donu şehrinde çıkan Priazovskiy kray gazetesinin 7 (20) Kasım 1918 tarihli 189. sayısında yayınlanmış ilk kez. Hlebnikova ve Milenko’nun aktardığına göre, Bahriyeli Kovalçuk’un atlayışı, “Rus devriminin sembolü” olarak Averçenko’nun hafızasında her zaman yer eden olaylardan bir tanesi imiş.

Mustafa Yılmaz.
12.12.2011, Moskova. 

Bahriyeli Kovalçuk’un Atlayışı

Şeytan aklımı çelmek için var gücüyle uğraşıyor:

“Yaz da yaz, Sivastopollu Bahriyeli Kovalçuk’un hikayesini yaz!”

İncelikli bir itiraz ileri sürüyorum:

“Olayın üzerinden yirmi yıl geçmiş. Bahriyeli Kovalçuk da herhâlde çoktan ölmüştür. Ne demeye yazacakmışım hikayesini? Hadi dişe dokunur bir sebep olsa neyse.”

Sinsi şeytan gülüyor:

“Olmaz mı! Olaylar arasında paralellik var bir kere. Rusya, yirmi yıl önce pek değerli Fransızları sadık müttefik sıfatıyla Sivastopol’da ağırlamıştı. Ve Rusya şimdi bir kez daha Fransızları, yani sadık ve kıymetli müttefiklerini ağırlamaya hazırlanıyor.”

“Galiba haklısın. O günlerde pek çok insanı ve herkesten daha çok da beni hayretler içerisinde bırakan Sivastopollu Bahriyeli Kovalçuk’un üstündeki yirmi yıllık tozu silkelemek ve onu unutulmaktan kurtarmak için harika bir sebep bu.”

*****

Bundan yirmi yıl önce, Fransız kotrası Levrier, yeni kurulmuş Rus-Fransız ittifakının en civcivli günlerinde, dostluk bağlarını daha da kuvvetlendirmek için Sivastopol’a geldi. Kotranın güvertesinde dört yüz civarında cesur denizci vardı. Yaşama sevinciyle dolu bu neşeli grup kıyıya çıktığında Sivastopol şarap içmeden sarhoş olan delikanlılara döndü. Sadece harikulade güneyin insanları sevgi ve sempatilerini bu denli çılgın bir süratle gösterebilirdi. Ruslar ve Fransızlar kol kola şehri dolaşmaya çıktılar. Şehir meclisinin son derece ciddi üyelerinden birinin başını Fransız denizcilerin o cilveli ponponlu beresi süslerken, dostluk duygusunun verdiği coşkuyla meclis üyesinin omzuna abanan Fransız denizci de burnuna düşüp duran ağırbaşlı melon şapkayı düzeltiyordu.

Bir yerlerden müzik bulundu ve hemen oracıkta çılgın bir dans şöleni başladı. Ruslarla Fransızlar birbirlerini kaldırıp havaya atıyordu. Olağanüstü ahenkli Fransız-Rus karma dilinde olağanüstü güzel kelimelerle şerefe kadehler kaldırılıyordu. Her şeye sevgi hakimdi çünkü her şeyi aydınlatan ve süsleyen güneyin sıcacık güneşi ve elbette karşılıklı içtenlikti.

Üç gün sonra kotranın kumandanı kıyıdaki karşılamaya karşılık gemide bir balo tertipledi. Kodaman Ruslar, subayların ve güzel hanımefendinin arasında doyasıya eğlendiler. Bembeyaz parlak bluzlar giymiş Rus denizcilerse, maviler içinde, maymun gibi çevik ev sahiplerinin arasına karışarak kruvazörün hemen her köşesini doldurdular.

Müzik ve dans faslının ardından geminin genç teğmeni misafirlere bazı özel jimnastik hareketleri göstermek istedi. Teğmen ellerini çırpınca bütün gözler Astsubay Duchateau’ya döndü.

Orta boylu, geniş omuzlu ve esmer bir adam olan bu sessiz Breton arkadaşlarının arasından bir panter gibi fırladı ve teğmenin işaretiyle birlikte iplere tutuna tutuna yıldırım gibi direğin tepesine çıktı.

Herkes kafasını yukarı kaldırmış, gergin bakışlarla mavi gökyüzünün derinliğinde küçücük kalan adamı izliyordu .

Direğin tepesine ulaşan Duchateau kısa bir süre olduğu yerde durdu, sonra direğin tepesinden aşağı doğru inen mantilyalara tutunarak elleri üzerinde doğruldu ve ayaklarını, ardından da kaslı gövdesini yukarı kaldırdı. Başı direğin en tepe noktasında sabit dururken vücudu muazzam bir kıvraklıkla eğilip bükülerek havada düzgün daireler çizmeye başladı.

Bu karmaşık numara için hünerli denizcinin aldığı ödül aşağılarda kopan bir alkış tufanı oldu.

Rus teğmen aşağı inmekte olan Bretona imrenerek baktı. Yanında duran Bahriyeli Kovalçuk’a döndü ve bıyık altından gülerek sordu:

“Sen de yapabilir misin, Kovalçuk?”

Kovalçuk iri gri gözlerini kaldırdı. Yukarıda yüksek direğin iğne gibi göğe uzanan ucuna korkusuzca baktı ve yine aynı korkusuzlukla cevap verdi:

“Emredin yeter, ekselansları. Hatta ondan daha iyisini yaparım.”

“Daha iyisini mi?! Hadi bakalım. Bizi utandırma iki gözüm. Göreyim seni!”

“Başüstüne!”

Cesur Kovalçuk hiç tereddütsüz ileri fırladı ve kedi gibi tırmanmaya başladı. Ellerin ve ayakların alışkın hareketleriyle, iskalaryaya tutuna tutuna direğin tepesine ulaştı. Yukarıda sergilediği ilk hareketler Duchateau’nunkileri andırıyordu ama bitirişi biraz farklı oldu.

Kovalçuk da tıpkı Duchateau gibi başını direğin ucuna yasladı, yine aynı şekilde halatlara tutundu ve ayaklarını yukarı kaldırdı. Ama ondan farklı olarak ellerini serbest bırakıp yatay konuma getirdi. Hemen ardından taş gibi düşmeye başladı.

Korku ve keder dolu ortak bir çığlık yükseldi kalabalıktan. Ancak yarı sarhoş insanların tanrısı büyüktür. Kovalçuk uçuşu sırasında her nasılsa mucizevi bir manevra yaptı ve tek eliyle ikinci serenin üzerindeki bir düğümü yakalamayı başardı.

Ağaç dalında asılı kalmış bir tırtıl gibi sallanıyordu şimdi. Yüzünde teğet geçen ölümün dehşeti ve üzüntüsü okunuyordu. Buna rağmen gözleri kalabalığın içinde Duchateau’yu aramaktan geri durmadı. Bulunca da gururlu ama titrek bir sesle haykırdı:

“Peki sen bunu yapabilir misin, piç kurusu?!”

Ölümün eşiğinden henüz dönümüş bir insanın ağzından çıkan bu küstah cümleyi asla unutmayacağım, hatta hâlâ kulaklarımda çınlıyor desem yeridir.

Kovalçuk’un hakkı vardı. Onun yaptığı şeyi başka hiç kimse beceremezdi. Bir milyon kişiden sadece biri, o da ömründe sadece bir kere başarabilirdi bunu.

Şu anda yazı masasının başında oturmuş düşünüyorum. Kovalçuk için olağanüstü Rus insanının bir örneği diyebilir miyiz? Hayır, o  sıradan bir Rustu.

İşte bu yüzden, Kovalçuk hadisesi bütün Ruslar için geçerli bir hadisedir.

Kovalçuk’u günümüzün ölçütleriyle değerlendirirsek, onun aslında Rus Bolşevizminin nüvesi olduğunu görürüz.

Bir düşünsenize, becerikli yabancılar uzun ve istikrarlı eğitimlerine rağmen, yarı cahil basit bir bahriyeli olan Kovalçuk’un bir kerede becerdiği şeyin onda birini bile başaramadı. Süratle direğin tepesine çıkmak, başının üstünde dikilmek, kollarını serbest bırakmak ve taklacı güvercinler gibi bütün sosyalizmiyle birlikte aşağıya doğru uçuşa geçmek. Yabancıların elindense kafalarını kaldırıp korku ve şaşkınlık içerisinde bu Rus mucizesini izlemekten başka bir şey gelmedi.

Yüksekte asılı kalan Kovalçuk, yolun sonuna geldiğini düşünüyordu büyük olasılıkla, ölüm korkusu yüzünden boncuk boncuk terler birikmişti yüzünde.  Ama buna rağmen o yarı sarhoş, ama aynı zamanda dehşetten büzülmüş dudakları gururla, meydan okurcasına bağırıyordu:

“Peki sen bunu yapabilir misin, piç kurusu?”

Hayır. Yabancılar bunu beceremez.

Bunu ancak Ruslar becerebilir.

Yakup Kadri’nin 1934 Sovyet Yazarlar Birliği Kurultayı’ndaki konuşması

“Yine devrim sırasında söylenen bir yalan mı keşfettin?” diye takılmıştı bir arkadaşım bir diyalog esnasında. Diyalogun geçtiği günlerde blogta yayınladığım “Çelik gerçekten böyle mi sertleşti?” yazısına atıfta bulunuyordu. Kendime ve bu bloga böyle bir misyon biçmişliğim yok ama bazen yalanlar onca yılın ardından, tabiri caizse, yuvarlana yuvarlana gelip insanın önünde duruveriyor. Tek tek bakıldığında hiçbiri uzun uzadıya üzerinde durulacak konular değil belki ama kısaca da olsa değinmemek, kayda geçirmemek de olmuyor.

Boris Pasternak ve Korney Çukovski yazarlar birliği kurultayında. (1934)

Boris Pasternak ve Korney Çukovski yazarlar birliği kurultayında. (1934)

Bu postta Sovyet edebiyat bezirganlarının 1980′lerin başında büyük mizah ustası Aziz Nesin’e yutturmayı başardıkları tümüyle yalan olmasa da, yarı sahte sayılabilecek bir metinden bahsedeceğim: 1934′te Sovyetler Birliği’nde düzenlenen I. Yazarlar Birliği Kurultayı’na Türkiye’yi temsilen Falih Rıfkı’yla birlikte katılan Yakup Kadri’nin kurultay konuşması.

Aziz Nesin bu konuşmanın tam metin çevirisine 1981 tarihli bir denemesinde yer verir. “Sovyet Yazarlar Birliği Yedinci Kurultayı ile İlk Kurultay’da Yakup Kadri’nin Konuşması” başlıklı deneme 1985 tarihli “Ah Biz Ödlek Aydınlar” kitabında mevcuttur. Tam metin çevirisi diyorum, zira Yakup Kadri 1934′teki konuşmayı Fransızca olarak yapar. Konuşma Rusçaya çevrilir, 1981′de 7. kurultay için Moskova’da bulunan Aziz Nesin’e Rusça metinden yapılmış Türkçe çeviri verilir. Nesin’in denemeye aldığı metin işte bu Türkçe metindir.

“Yakup Kadri’nin bu konuşması bugüne dek Türkiye’de yayınlanmamıştır,” diye başlar söze Aziz Nesin ama birazdan göreceğimiz üzere, yanılmaktadır. Devamında yazarlar birliği hakkında bazı bilgiler sıralar ve ardından konuşmanın metnini verir. Kendi kurultay deneyiminin anlatımına geçmeden de aşağıdaki paragrafla Yakup Kadri faslını kapatır:

“Yakup Kadri’nin bu çok ilginç konuşması üstüne yorum ve değerlendirmede bulunmayacağım. Bunu, eleştirmenlerimizin ve yazın tarihçilerimizin yapacağına hiç kuşku yok. Ancak şunu söylemek isterim ki, bu konuşmasında Yakup Kadri’nin yazın sorunları üstündeki düşünceleri benim için çok şaşırtıcı olmuştur. Sonraları, o zamanki düşünceleriyle uygun olmadığı da açıktır.”

Aziz Nesin şaşırmakta ve şüphelenmekte haklı, çünkü Yakup Kadri’nin konuşması gerçekten insanı serseme çeviren radikal bir ruha sahip.  Alttaki imza olmasa “Bunu bir komünist yazmış,” denilebilecek bir radikallik hem de. Ne var ki, Aziz usta şüphesinin peşinden gitmek yerine, muhtemelen “dostlar arasında” olmanın verdiği güvenle önüne konanı olduğu gibi kabul ediyor. Ben de konuşma üstüne başka bir yorumda bulunmak istemiyorum. Bunu, yine hemen hemen aynı dönemde, yani 1986′da “Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları” adlı nitelikli eleştirel çalışmasında Ahmet Oktay yapmış zaten.

Ahmet Oktay, kitabın Kadrocularla toplumsal gerçeklik akımının ilişkisini ele aldığı ““Kadro” ve Yazın” başlıklı bölümünde Yakup Kadri’nin katıldığı kurultaya genişçe yer verir. Kurultayda yaptığı konuşmayı bir ay sonra bizzat Yakup Kadri’nin Türkiye’de Türkçe olarak yayınladığını da Ahmet Oktay’dan öğreniriz. Kadro dergisinin Eylül 1934 tarihli 33. sayısında çıkan “Moskova Edebiyat Kongresinde” başlıklı yazı Yakup Kadri’nin konuşmasının tam metnidir.

Ahmet Oktay, ilgili bölümde konuşmadaki en can alıcı paragraflardan birini çeker çıkarır:

“Onun içindir ki, mesela harp sonrasının bazı inkılapçı cemiyetlerinde –ki buna Türkiye’yi de dahil ediyorum– zorla inkılap emrine alınmak istenen sanatkarın meydana hiçbir şey çıkaramadığı ve çıkaranların da yeni insanı, yeni cemiyeti, yeni hayatı, görüş ve anlayış tarzını daima eski tasvir ve tahkiye usulleriyle anlattıkları; cihanı eski sanatkarın gözüyle görüp, eski sanatkarın diliyle terennüm ettikleri görülüyor.”

Bir an için 1934 yılında Moskova’da kurultayın yapıldığı salonda hayal edelim kendimizi. Maksim Gorki orada, Boris Pasternak orada, Korney Çukovski orada, Aleksey Tolstoy orada, Yuri Oleşa orada, İlya Ehrenburg orada, Mihail Şolohov orada…Yakup Kadri “zorla inkılap emrine alınmak istenen sanatkar meydana hiçbir şey çıkaramaz” uyarısında bulunurken kurultayın görevlendirdiği çevirmenler “çevirmeli mi, çevirmemeli mi” tereddüdü içerisinde şöyle bir yutkunmuş mudur acaba? Bu ifadeleri tam olarak aktarmış mıdır o sıralara dizilmiş dinlemekte olan edebiyat devlerine? Ya da bu devler arasında halihazırda az biraz yabancı dili olup da çevirmenin cesaretine bağımlı olmayanlar ne düşünmüştür bu cümleden sonra? Mesela düşüncelere dalmış mıdır Doktor Jivago’nun müstakbel yazarı?

Tam olarak bilmemize imkan yok elbette. Ama konuşmanın Aziz Nesin’in “Ah Biz Ödlek Aydınlar” kitabına aldığı versiyonu bu konuda bize çok değerli bazı ipuçları veriyor. İlgili paragrafı alıntılıyorum:

“İşte buyüzden, kimi devrim ülkelerinde –Türkiye de içinde olmak üzere– yazarlar çağlarını tam yansıtan ölümsüz yapıtlar yaratamamıştır. Öyle görülüyor ki, çağımızın sanatçıları dediğimiz insanların görmek ve anlamak yetenekleri, yazının eski yöntemlerine göredir (Eski yöntemleri kullanıyorlar.) Geçmiş kuşağın sanatçısı dünyayı nasıl inceliyorsa, bugünkü sanatçı da aynen öyle inceliyor.” (sic)

Bu alıntının ardından insan merak ediyor haliyle: İyi de Yakup Kadri’nin bahsettiği “zorla inkılap emrine alınmak istenen sanatkar” nerede? Aparatçik, redaktör, yazar ve çevirmen hep birlikte dil çıkarıyor: Dağa kaçtı! Kelimenin hem mecaz, hem de gerçek anlamında biz onu inkılabın emrine aldık, sonra da buharlaştırdık!

Yakup Kadri’nin “Kadro” dergisinde Eylül 1934′te yayınladığı metnin tamamını ve kurultay tutanaklarına geçen çeviri metni bulup dört başı mamur bir karşılaştırma yapmakta ve tahrifatın boyutunu tespit etmekte yarar var aslında. Ne var ki, buna harcanacak enerjiye ne kadar değer, şüpheliyim.

Bu çatal dilli çeviri hadisesinden çıkardığım zıt yönde iki gözlemle yapayım kapanışı.

Evvela, dünya edebiyatında iz bırakmış yüz isim sayın deseler, hiç tereddütsüz yirmi, otuz edebiyatçısının adını vereceğimiz bir ülke edebiyatının yirmi yıldan az bir sürede gelip dayandığı bakış açısının Yakup Kadri’nin bile gerisine düştüğü görülmektedir.

İkincisi, aydınımız ödlek mi bilmiyorum, ama umuttan mıdır, yoksa umutsuzluktan mı, en zeki saydıklarımız bile punduna getirildiğinde pek bir saf olabilmektedir.

13 Kasım 2011, Moskova.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.